Oyun Bitince
Mevsim sonbahardan kışa geçiş zamanlarıydı. Aynen O’nun şu anda yaşadığı iş hayatı gibi. İşleri bozulmuş, büyük bir borç batağına düşmüştü. Maddi durumu kötüydü ve sabit giderlerinin devamı ile durum daha da ilerleyecekti. İki anlamda da kış çok yakındı. Bunları düşündükçe ruh hali daha da bozuluyor, bu da işlerinde verimli olmasını engelliyordu. Unutmak istiyordu geçmişi, önüne bakmak istiyordu ama ne yana dönse, borçları ve durumu geliyordu aklına. Nasıl unutabilirdi ki; içki içmez, yada kafasını meşgul edecek kumar yada başka meşgalelerle de uğraşmazdı. Ancak ibadet ve dualarında biraz rahatlıyordu ama bu konular o sıralarda da bir delikten gene içeri giriyordu ve o anları da kaplıyordu. Yine bu ruh hali içinde iken kasvetli havanın hakim olduğu bir hafta sonunda, ne yapsak diye düşünüp de bir fikir bulamamanın verdiği bunalımla sıkıntılarının iyicene arttığı sırada, birden aklına ne zamandır görüşmedikleri eski bir arkadaşlarını evlerine çağırmak geldi… Eşi ile paylaştığında, onun da gözlerindeki ışıltıdan bu fikre sıcak baktığını anladı. Eskiden çok sık görüşürlerdi. Malum genelde bayanlar; Erkekler hep çocuk kalırlar, hep oyun oynamak isterler derlerdi de… Aradan geçen kısa bir süre sonra gelip biz de oynayalım derlerdi.
Tabu, Pictionary, Scrabbel tarzı oyunları oynarken çok eğlenip güzel vakit geçirirlerdi… Hala daha çok güldükleri bazı çizimleri ve komik olayları hatırlıyorlardı. Birbirleriyle paylaşıp hala daha gülüyorlardı. Evet bu kötü düşüncelerden kurtulabileceği, unutabileceği en zararsız, en makul, en caiz şey oyun oynamaktı. Vakit kaybetmeden telefonla arayıp davet ettiler. Onlarda bu davetten çok hoşnut olup hemen icabet etmek üzere telefonu kapadıklarında, içlerindeki sıkıntının yerini heyecan kaplamıştı. Hızlı bir ortalık toplama hengamesinin sonunda çalınan kapının ardında gördükleri arkadaşlarını kucaklayarak karşıladılar. Hoşbeşten sonra eski günleri yad etmek üzere, haydi dediler, oynayalım. Çok klasikte olsa hala daha zevkli vakit geçirten bir oyun seçtiler. Hepsi benim/Milyoner/Monopoly. Kutunun üzerinde her ne kadar 6-12 yaş yazıyor olsa da, bu ibare onların ancak gülmelerini arttırdı…
Aslında normal şartlarda hayatında bir çok konuda mütevazi olan, hırsları olmayan biri olmasına rağmen, oyun esnasında gayet ciddi ve hırslı olurdu o… İlle de birinci olacaktı. Aslında bu huyu o nun da dikkatini çekiyordu ve bazen rahatsız ediyordu, hem kendine ait bir fiil, bir vücut olmadığını düşünüp, her şeyi ALLAH’ tan bilmeye çalışırdı, hem de oyun olduğunu bile bile birinci ben olmalıyım demekten, olunca da bununla gururlanmaktan kendini alamazdı. Oyuna başlamadan önce, piyonlar dizilip, paralar dağıtılırken bu sefer hırslı olmayayım bari dedi. Her zamanki bilincim ile yaklaşayım. Öğünmek, kibir, enaniyetten uzak bir oyun sergileyeyim diye düşünürken, paraları dağıtan arkadaşının kendine 1 adet 20 lik eksik dağıttığını fark ettiği anda yüksek sesle atıldı;
- Hop hoopp şimdiden başlamayın mızıkmaya!!! Ver bakayım kasayı biz tutacağız…
Ayaklandığı sandalyesine otururken;
- Ülen ne yaptık gene!!! diye düşünse de, arkasından içinden başka bir ses;
- Oğlum oyun bu, amaç kazanmak olmazsa kimse zevk almaz ki..! İşin gerçekçi olması lazım… dedi.
Bu ses ona haklı geldi, yada ilk sese uymanın daha bir zor olduğu, emek istediği gerçeğini düşünüp, uğraşmamayı, unutmayı, eğlenmeyi, oyalanmayı kolay olanı seçti. Parasını saydı eksik var mı diye, sonra da hangi ilçeleri almayı hedeflerse daha başarılı olabilirin planlarını yapmaya başladı. Daha hiçbir zar atılmamıştı. Kimler hangi ilçelere sahip olacaktı belli değildi, ama o gelecekle ilgili planlamalar yapıyor, stratejiler belirliyordu. Kasayı elinden aldığı mızıkma dediği arkadaşının gönlünü alması lazımdı. Çünkü eğer ki bu arkadaşı kendisine karşı kızgın olursa, ilerde satın almak isteyeceği semt onun elinde olması durumunda kendine satmayabilirdi. Böylelikle semt grubunu tamamlayamaz ve otel kuramazdı, para kazanamazdı. Herkesle iyi olmalı, kimseyi küstürmemeli diye düşündü.
- Her ne kadar sayım hatası yapsan da ben kötü niyetli olmadığını biliyorum ve sana güveniyorum diyerek, kasayı tekrar arkadaşına uzattı …
Zarlar atılmasa da oyun başlamıştı o nun için. Oyunun kuralları tekrar edildi ve anlaşıldıktan sonra başladı. Artık öyle bir odaklanmıştı ki oyuna sanki gerçek yaşamıydı oyun, yada kendi oyunun içindeydi. Aslında zar ile oynanan oyunları pek sevmezdi. Çünkü kontrolün tamamen kendinde olmaması rahatsız ederdi onu. Zaten hiç şansı yoktu. Gerçi şans denen şeye de inanmazdı, her oluş kesinlikle planlanmış ve istenmiştir ALLAH tarafından derdi ve şans yerine kısmet derdi zorda kalırsa. Birde böyle bir oyunda kullandığı zekası ve stratejisi ile oyunu kazansa bile biri çıkıp şanslıydın falan dese, bütün başarısı küçümsenmiş olurdu, kazanmasının hiçbir anlamı kalmazdı. Benlikten kurtulamamış olmasının en büyük kanıtlarından biriydi aslında bu durum. Bu sebeple kendini ölçmek istediğinde bu tarz kısmete bağlı oyunlar sonrası gelen tepkilere gösterdiği tutumlara bakardı. Bütün bu bilgiler bilinçaltında toplu halde bulunurken, zar sırası ona gelmişti. Attı… Hey senin gibi zarı çıkaran fabrikaya… Başkasının aldığı semtin üzerine geldi. Millet tapuları toplarken, o kira ödeyecekti. Amma kısmetsizim diye söylenmeye başladı. Velhasıl oyun ilerledikten sonra artık herkes tapu sahibi olmuş, bunları grup yapıp otel dikme sevdasına karşılıklı pazarlıklar başlamıştı. En iyi yaptığı şeydi, karşısındakilere çok cazip teklifler yaparak iyi pazarlık etmek ve sonunda toplamda o alışverişlerden en karlı olarak çıkmak. En iyi yaptığı işi gene yaptı. Birkaç el sonra diğer oyuncular tarafından da anlaşıldı ki en avantajlı olan o idi. Otelleri ardı ardına kurdu ve hızlı bir ivme ile paraları toplamaya başladı. Keyfine diyecek yoktu. Şimdiden en zengin olmuştu ve her el aradaki farkı daha da açacaktı. Geri kalanlar 2.-3.-4. lük için oynasın dursunlar durumuna gelmişti ve artık onların tekliflerini pek önemsemiyordu. Kimsenin elindeki grup oluşturmayan tapularını tamamlamak üzere, kendindeki tapuyu almasını istemiyordu. Dolayısıyla pişkince gelen teklifleri reddediyordu. Kimi kırılıyor, kimi kızıyordu ama ne hacet. Güç o ndaydı artık. Diğerleri güçlenip fazla otel kuramadıkları için, çok uzun dayanamadılar ve kısa bir süre sonra oyun bitti. Tam yeni yeni zevk alıp tadını çıkartmaya başlamıştı ki, hemen bitivermişti. Biraz daha uzasın diye millete önce borç para, sonra hibe para, sonrada hibe tapu teklif etti ise de kimse buna istek duymadı. Evet keyfi yarım kalmıştı, oyun bitmişti. O na kalan sadece güzel hatırlar vardı ki, bu da 2-3 saat sonra geçecekti. Fark etti ki eşi de, misafir arkadaşları da kendisine somurtuyordu. İlk geldiklerindeki gülen yüzleri pek kalmamıştı. 3-5 bir şey konuşalım da sonra kalkalım havasındaydılar. Oyun kağıtlarını ve paraları toplamaya bile kimse yardım etmiyordu, iş başa düşmüştü… Bir paralara, bir de arkadaşlarına bakıyordu ki aklına geldi;
- Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir. (HADİD 20)
ve sonrasında arka arkaya devam etti;
- Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Elbette ki ahiret yurdu Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız? (Enam 32)
- Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi! (Ankebut 64)
- Şüphesiz dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer inanır ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, size mükafatınızı verir ve sizden mallarınızı (tamamen sarf etmenizi) istemez. (Muhammed 36)
- Onlar dinlerini oyun ve eğlence edinmişler ve dünya hayatı da kendilerini aldatmıştı. İşte onlar bu günlerine kavuşacaklarını nasıl unuttular ve âyetlerimizi nasıl inkar edip durdularsa biz de onları bugün öyle unuturuz. (Araf 51)
Tabii ya… Gerçekten de oyunun başlamasıyla, oyun içinde bir benlik, bir birim olmuştu. O ve Evreni başlamıştı. Oyunun kuralları vardı, yani sünnetullah. Önce bu kurallar beynine işlenmişti, sonra bu kuralları nasıl yapıp kendi menfaati için kullanacağını hesaplamıştı. Bunun bir oyun olduğu ve geçici olduğu bildirilmesine rağmen, o daha işin başındayken bile gelecek için planlar yapmaya başlamıştı. İşin geçici olması oyun olması, o hesaplar arasındayken fazla önemli gelmemişti ona. Sonra oyun esnasında tek tek yaptığı davranışlar, bencillikler, hırs ve başkalarını kırdığı anlar geldi gözünün önüne… Hayatım diye gördüğü oyun, gözünün önünden film şeridi gibi geçiyordu. Kendini kınadı, çok pişman oldu. Bunları telafi etmeyi çok istedi…
- Şeyyy.. ee ne dersiniz bir kere daha oynayalım mı ? dedi…
Pek yüzüne bile bakılmadan verilen tepki ile, anladı ki bu aşamadan sonra artık bu imkansız…
- Allah kimi saptırırsa, artık bundan sonra onun hiçbir dostu yoktur. Azabı gördüklerinde zâlimlerin, “Dünyaya dönmek için bir yol var mı?” dediklerini görürsün. (Şura 44)
- Suçlular Rablerinin huzurunda boyunlarını büküp, “Rabbimiz! (Gerçeği) gördük ve işittik. Artık şimdi bizi (dünyaya) döndür ki, salih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız” dedikleri vakit, (onları) bir görsen! (Secde 12)
- Ateşin karşısında durdurulup da, “Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve mü’minlerden olsak” dedikleri vakit (hallerini) bir görsen! Enam 27)
- Onlar ise ancak, (“Görelim bakalım!” diyerek) Kur’an’ın bildirdiği sonucu (te’vilini) bekliyorlar. Onun bildirdiği sonuç gelip çattığı gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: “Gerçekten Rabbimizin peygamberleri hakkı getirmişler. Şimdi bizim için şefaatçılar var mı ki bize şefaat etseler veya (dünyaya) döndürülsek de yaptıklarımızdan başkasını yapsak?” Gerçekten onlar kendilerine yazık etmişlerdir. (İlah diye) uydurdukları (putlar) da onları yüzüstü bırakarak uzaklaşıp kaybolmuşlardır. (Araf 53)
Tıpkı bu aklına gelen ayetlerin sonunda, geri dönüşün mümkün olmadığı söylendiği gibi… Ahh şu kazandığım dediğim paralara bak, ne kadarda çoktu, hele evler ve oteller… Şimdi oyun bitti ve hiçbiri zerre kadar işime yaramıyor ve hiç önem arz etmiyor. Ahh bu oyun, bu dünya hayatı beni aldattı…
- (O gün Allah şöyle diyecektir:) “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzün gelip çatacağı hakkında sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” Onlar şöyle diyecekler: “Biz kendi aleyhimize şahitlik ederiz.” Dünya hayatı onları aldattı ve kafir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.(Enam130)
Bu kendini kınama, pişmanlık ve karamsarlık durumunda iken birden hatırladı ki, demin dünya hayatı ile özleştirdiği oyun bitmişti, orada ölmüştü ve geri dönüş ve düzeltme imkanı yoktu ama o şu an, daha büyük oyun olan gerçek dünya hayatında daha ölmemişti. Basit bir ölmeden evvel ölme tecrübesi yaşamıştı. Yani hala daha düzelebilme ihtimalleri mevcuttu. Oyun daha bitmemişti. O anda hemen RAB’ bine şükretti, iş işten geçmeden onu uyardığı ve bir kez daha hatırlattığı için. Sonra hemen arkadaşlarının koluna girdi ve gönüllerini aldıktan sonra, eskiden en çok takıldıkları, en sevdikleri mekana götürüp, müptelası oldukları mönüyü ısmarladı. Onları eve bırakırken, vedalaşma esnasında gözlerindeki sevgi dolu bakış ve mutluluğu görünce affedildiğini, mağfiret edildiğini anladı. Ve bunun şükrü ve huzuru ile evine döndü.
Ya Tevvab, Ya Afuv,
Ya Gaffar, Ya Gafur,
Yanıp ta tövbe eden muzur,
Yine buldu SEN’ inle huzur.
Sonra karar verdi; hani derlerdi ya tövbeye, tövbe etmek diye… O bunu hep hakikat boyutunda tövbe edecek ikinci bir varlık yoktur diye anlardı. Bu sefer başka yönden anladı…
Amaç odur ki; Oyun bitmeden,
Ruh bedeni terk etmeden,
Her tecellideki hakikati bilirken,
Bildiğine uygun yaşa sen,
Tövbeye mahal bile vermeden.
Mert Kılıç
mslmert@gmail.com
Son Yorumlar