Kul Hakkı

Mert Kılıç
Resulullah’ ın üzerinde hassasiyetle durduğu ve dolayısıyla İslam’ da önemli bir yeri olan, Kul Hakkı kavramının, tasavvufla ilgilenen bazı kişilerce önemini kaybetmiş ve Resulullah’ ın bu konudaki uygulamaları adeta görmezden gelinmiş olduğuna şahit olabiliyoruz. Bu durumu, kişinin, gelişen anlayışının tam oturmamış olmasından dolayı, yaşadığı bir yanılsama olarak kabul ediyorum. Genellikle bu konuyu değersizleştirmenin ardındaki düşünce; dışarı da gördüğüm kul ile, ben hakikatte ayrı olmadığıma göre, kul hakkın var ya da benim kul hakkım var dersem ayrılığa, bir nevi şirke düşmüş olurum gibi, ya da mülk Allah’ ın ise ve dilediğince tasarruf ederse, ben de O’ ndan gayrı değilsem, kul hakkı gibi birimsel algılama yada düşük frekansa düşmem, Allah ahlakına, yaşantısına ters düşer…vb. olabilir.
Ancak kendi adıma ben, hepimizin şüphesiz olarak, Allah ahlakını en mükemmel şekilde ortaya koyduğundan emin olduğumuz ve “sizin için en mükemmel örnek” hitabına muhatap olan Allah Resulü Muhammed Mustafa’ nın (sav), ortaya koyduğu fiillerin hiç birinin, geçerliliğini hiçbir boyut ve algılamada kaybetmediğini, sadece gelişen algılama ile daha da güçlendiğini ve genişlediğini düşündüğümden, bu olayı öyle kolay kolay kapatmayı beceremedim.
Hakikatini bilip, yaşayanda yada olaya teşbih boyutundan bakanda Kul Hakkı nasıl algılanmalı diye sordum kendime. Ve sonuçta; her biri ayrı bir uzvunu görüp de; filin bütününden gafil olup, sınırlı bakışı ile sadece, beyaz sert uzun sivri çıkıntısı olan dişten ibaret diyen, yok öyle değil kocaman ama ince yaprak gibi kulaktan ibaret diyen…vb. şekilde bütünü parçalarla tanımlayanlardan farksız olarak, kendimce vardığım sonucu paylaşmak istedim, yine doğruya ermek niyeti ile…
Ne zaman, nereye bakmak isterseniz; o noktaya çevrilip odaklanan gözünüz sizin kulunuz değil midir ? Aynı şekilde varlığı sizin varlığınıza bağlı olan tüm uzuvlarınız da sizin kulunuz değil midir ? Bunlarla bir işi yaptığınızda, fail kimdir ? Bu yazıyı yazan şu parmaklardır demem, Ben yazdım derim. Aynı şekilde siz de gözler gördü, sinirler beyne iletti, beyin değerlendirdi demezsiniz, Ben okudum dersiniz.
Pekiyi biraz daha ilerleyelim. Etrafınızda gördüğünüz tüm olayları siz kendinize göre yorumlamıyor musunuz ? Dışarıda biri, bir eylemde bulunduğunda onun ne amaçla yaptığını kendi ağzından dinlemediğimizde, kendimize göre yorumlamıyor muyuz, alakasız olsa da… Hatta şunun için yaptım dese bile, yine onu kendimizce değerlendirmiyor muyuz ? Pekiyi yaptığımız bize göre olan bu değerlendirmeler, aslında bizim sahip olduğumuz terkibe göre değil mi ? O zaman bizim dışarıda diye seyrettiğimiz ve yorumladığımız her şey aslında bizi, bize anlatan seyirden ibaret değil mi ?
“Bilinmekliğimi istedim alemi, bilmekliğimi istedim Adem’ i yarattım” tanımlaması ile de açıklanmış bu durumun, beni götürdüğü sonuç; bedeniniz içerisinde ve dışarısında olan her şey sizi, size anlatmaya, kendinizi seyretmenize kulluk etmektedir. Bu manada kişiye göre her şey; kişiden açığa çıkanla kısıtlanmayan, mutlak manada Allah’ a kulluk etmekte ise de, kişi her halükarda buna vakıf olamadığı ve sadece kendinden açığa çıkanla değerlendirebildiğinden, gördüğü her şey yarattığıdır ve bunlar (birimin Hakikatine) kulluk etmektedir farkında olsun yada olmasın…
İşte Allah ahlakı ile ahlaklanan kişi sanırım bu noktada; her kulun ihtiyacından haberdar (Habir) olacaktır ve bu ihtiyacının giderilmesini o kulun hakkı olarak görecektir ve bunu giderecektir (Rezzak). Kulun ihtiyacının giderilmesi, kulun duasıdır. Duaya icabet eder Allah (Mucib). Hiçbir geleni boş göndermeyen, yetimin ihtiyacını, hal duasını es geçmeyip başını okşayarak gideren, kendine eş olmak isteyeni kabul eden, köleyi azad eden, cahile öğreten…vb her ihtiyaca karşılık veren Hz. Muhammed’ e sonsuz salat ve selam olsun…
İşte Allah ahlakını sadece Malik/Melik özellikleri kısıtlayarak değil, her esmasının Hakkını vererek yaşamalı. Çünkü O’ nun kulu olan esmalarının da ihtiyacı; kullanılarak, açığa çıkıp değerlendirilmesidir. Gizli hazine olarak kalınsa ve alemler yaratılmasa idi, o sonsuz potansiyelin, ilmin, kudretin Hakkı verilmemiş olurdu. Alemler O’ nun zekatıdır…
Veren Allah’ tır demişti ehli. Evet hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ne alır ki ? Zaten Samed olan kimden ne alacak, kime ne verecek ? O boyutta almak, vermek diye bir şey muhal olsa gerek. Ancak almanın vermenin algılandığı boyuta tarif için denilir ki; bil ki veren Allah’ tır diye… Ehline de sonsuz selam olsun…
Pekiyi Kul Hakkı neye göre belirlenir ? Semi, Basar, Habir, Latif sen de farkındalıkla açığa çıkarsa o kulun gerçekte neye ihtiyacı olduğunu bilirsin, hali ile. Bazen ağzı tersi isteği dile getirse bile… Örneğin; birisi sana soru soruyor, fakat cevabını hiç dinlemeden, yarıya kadar bile gelmeden senin sözünü kesip, ya başka şeyler konuşuyor, ya da başka soru soruyor diyelim. Buradan anlaşılır ki; onun hali senden bir şey almak değil, cevabınla ilgilenmiyor. O konuşmak kendindekini anlatmak istiyor. Zaten kendisi de zahiri olarak bu hal duasını ağzıyla telaffuz ediyor; Kusura bakma ben dinlemeyi pek sevmem, konuşmayı severim diye. Şimdi bu kişi eğer ki hakikat peşinde koşmuyor ise, dersin ki tamam, bunun ihtiyacı, hali yaratılış gayesi bu. Ben de susayım kulluğunu eda etsin. Kul hakkını böylece vermiş olursun. Ama o kişi hakikati arayan birisi ise bu sefer dinlemesinin de, konuşması ile aynı değerde olması halinin o kulun hakkı olduğunu düşünür, bunun gereğini yapmaya çalışırsın. Tasavvuf ehlinin istemeyene yardım etmemesi de sanırım aynı mantıktandır…
Sadece insanlar için düşünmeyelim kul hakkını, yerdeki bir elbisenin direnmeksizin bizi örtme kulluğunu düşünüp, yerde durmasına razı olmayıp giymek üzere ütüleyip dolaba kaldırmakta buna dahildir. Her şey, ne için yaratılmışsa ona uygun şekilde davranmak onun hakkını vermektir çünkü bana göre… Mesela soralım şimdi kendimize; bir ayakkabının hakkını vermek için topuğuna basmaktan vazgeçebiliyor muyuz ? Evimizde okumadığımız bir kitap için; bu normalde yüzlerce insana, hayvana, doğaya faydası dokunan, herkesin istifade ettiği bir ağaç iken, ben buna engel olup, sadece kendi istifadem için aldım. O zaman istifade edeceklere haksızlık olmasın diye düşünüp, o kitabın hakkının okunmak olduğunu ve elde edilen ilmi, en az ağaçtan istifade edecek kadar insanla paylaşıp, engel olduğum istifadenin üzerinde faydaya vesile olayım diyebiliyor muyuz ?
Dışarı diye işaret edilen her şeydeki kulluğu görebildiğimiz gibi, içeri dediğimiz bedenimiz, hatta nefsimizin de kulluklarını görüp hakkını verebiliyor muyuz ? Kah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi, “kah inerim yer yüzüne seyreder alem beni” deki gibi, olaylara nuzül yollu yönlenişimiz yada uruc yollu yaşayışımız kamil halde mi ?
Artık daha fazla uzatmak istemiyorum, zira site editörü kısa yazı, çocuk ilgi, müşteriler iş bekler… Mert’ te Allah ahlakı ile ahlaklanıp, hepsinin hakkını vermek ister… Zor iş zor… Hani “arabanın hakkını ver, hakkını..!” diyor ya Mike, aynen öyle Allah ehli olmanın da hakkını vermek lazım… Yoksa alırlar elinden arabanın anahtarını…
Son Yorumlar