Sosyal Medyada Tasavvuf

FacebookTwitterRSSYoutube

Kabe

Mert Kılıç

Beytullah……………………………………………………………Mümin’in Kalbi/Gönülü
ALLAH’ ın Evi………………………………………………………Hiçbir yere sığmayan, sınırlanamayan ALLAH’ ın sığdığı mekan
Yeryüzünün ilk mescidi…………………………………………Yeryüzü bedense, bedendeki ilk zikre başlayan organda kalp
Tevhid ve hanifliğin simgesi…………………………………..Çift olan yada daha çok sayıda olan organlardan değil, tek olan organ
Ömürde 1 kere yapmak farz olan tek ibadet HAC……….Ömürde sadece 2 rekat tam olarak kılınması arzulanan namaz

 

Ne kadar çok benzerlik var değil mi ? Sadece bunda değil yeryüzünde görüp algılayabildiğim her şeyde, alakasız başka konuları açıklayan, onlara model teşkil eden örnekler var. Mikrodan, makroya her şeyle, her şeye örnek verebiliyoruz. Kuran dahi bu misallerle dolu. Bu nasıl olur ? Hepsi Tekten yaratılmışsa, aynı bütünse olur. Hepsinin özündeki mana ne ise, suretlerde aynı mananın değişik mahallerde ve değişik şekillerle algılanması olduğundan, her şey birbiri ile uyumlu, örtüşür olur.

 

Pekiyi iyi güzel de, Kabe’ nin önemi ne, istenen ne, neyi örnekliyor ? Neyin modeli ? Neden geldim ? Ne yapmalıyım ?

 

İyisi mi işe baştan başlayalım. Kuran’ da Kabe ile ilgili ilk bildirilen Hz. İbrahim ve Hz. İsmail ile birlikte inşa olması. Bende burayı başlangıç alıyorum. Demek ki Kabe’mizi inşa edebilmek için öncelikle İbrahim ondan çıkanlarla da sonra İsmail olup birlikte çalışmaya başlamamız lazım. İbrahim nasıl olunur ? İbrahim deyince ne anlıyorum ? Hanifliğin, tevhid inancının babası, atası. Yani O’ nun geçtiği aşamalar aklıma geliyor da, sürekli bir sorgulamadaydı. Putlara inanmıyordu. Ve hissettikleri ile düşüne düşüne, tefekkür ede ede, doğru sonuca doğru yaklaşıyordu. Yıldızlar dedi yanıldı… Hemen döndü… Ay dedi o da değildi… Güneş dedi ki o da vakit geldi battı… Ve sonunda her türlü tanrı ve tanrılık inancından yüz çevirdi. Kendinden gayrısı olmayan ve her şeyden de gani olana yüzünü çevirdi ve ne yöne baksa O’ nun vechini gördü. Her baktığı yerde onu gören elbette Kuran’ ın tanımı gibi hassas, iyi kalpli ve yumuşak huylu olurdu. O’ ndan gayrını görmüyor ki..! RAB’ binden gayrı sanılanlara Asi olan İbrahim, RAB’bine teslim olan İbrahim. Ateşin bile kendine esenlik olduğu İbrahim. Sen ateşte de RAB’ bini gördün de o yüzden yanmadın. Oysa belki ateş yine aynı ateşti ALLAH’ u alem… Böyle birinin mahsulü, Halik’ in, Fatır’ ın takdiriyle yine çok güzel huylu, itaatkar ve teslimiyet sembolü İsmail (a.s.) oldu. Olabiliyorsan İbrahim, birde İsmail ol bakalım… Daha koşma çağına gelince, başladı en büyük sınavı. O anda benden, daha doğru kararı, daha kesinlikle ve çabuklukla verdi, daha samimice. Emir olunduğun şeyi yap babacığım, umarım beni sabredenlerden bulursun. Selam sana İsmail, darısı başımıza İsmail. RAB’ bine teslim olan, baba suretine de teslim olmaz mı ?

 

Her şeyde ve kendinde, görebiliyor musun ALLAH’ ın vechini ? Malını, paranı, eşini, çocuğunu kısaca benim dediğin her şeyini ve hatta “ben” ini feda edebiliyor musun ? Zaten bunun ilkini layıkıyla yapabilsen 2. otomatik gelecektir. Çünkü tevhid sende otursa ve aslında ben yok, ben dediğim bir hiçten ibaret desen, var olan sadece O desen; zaten her şeyi rahatlıkla verebilmen gerekir. Zaten senin değildi, yine senin değil… Ya da diğer bir açıdan otursa sende tevhid ve desen ki; Ya aslında her şey bende, BEN’ den gayrı yok, her şey BEN’ im… E o zamanda verdiğin mahal de, senin olduğundan sen olduğundan yine kaybettiğin bir şey yok. Yine rahatlıkla verebilmen lazım. Benini dahi verebilmen lazım. İsmail gibi. Hacerul Esved’ i de İsmail getirip, yerleştirmiş. Ve bugün ben onun hizasına geldiğimde, Bismillahi ALLAHUEKBER diyorum. Tıpkı kurban kesilirken denildiği gibi. Tıpkı İsmail’ i kurban ederken denildiği gibi. Şimdi bende bunu derken, İsmail’ imi kurban etmeliyim…

 

İşte bu ikisi ol, olda inşa et kabeni… Sendeki tüm manalar, tüm duygular bu inşanın etrafında dolansın, her zaman buna yönelsin… Sen bunu diledin mi ? Murad ettin mi ? Dileyen kim ? Murad eden kim ? Murad eden “OL” demiş midir ? O zaman o da Olacak mıdır ? İşte şimdi sana düşen o olana kadar İsmail’ in dediği gibi sabredenlerden olmandır.

 

Bu arada ey BEN, SENde ki tüm manalar dedim de… Gerçekten ne çok ne değişik manalar ne sonsuz suretler var SENde… Mesela şimdi, 2. kattayım, balkondayım. Burası 2-3 kişinin yan yana durabileceği kadar bir alan ve sadece tavaf edilmesi için ayrılmış. Gerek yaşlılar, gerek tekerlekli sandalyedekiler, gerek burada tavaf etmek isteyenler için. Ama bendeki manalardan bazısı burada namaz kılıyor, bazısı sandalyeyi koymuş oturuyor, çoğunluğu fotoğraf çektiriyor :)   Gel de şimdi ben, bunları garipse, dışsalla da içinden de olsa eleştir… Çok değişik manalar, çookk… Öyle değişik gelenek, görenek ve inançtaki insan suretleri gördüm ki, kimilerinin alnında kabuk tutmuş yada leke kalmış yaralar var, kiminde her taraf kına, kimi bayanda sakal gibi mavi boyalar, kimi namazda tahiyatta otururken, işaret parmağını sürekli döndürüyor, kimi aşağı yukarı hareket ettiriyor, kimi kaldırıp hemen sertçe indiriyor. Genelden ayrıntılara kadar ne de çok şandasın. Mesela beni etkileyen hatta içerleten bazı manaların da var ki; böyle bir yerde sünnet olan selamı veriyorum da, farz olan karşılığını alamıyorum hem de %90 lar civarında. Nasıl olur, neden günaha giriyorlar ? Demeden duramıyor ben. Estağfurullah çektirmeden önce SEN. Sonra doğrudur yanlıştır bilemiyorum ama rehberimden inzal ediyorsun, sakalı yada en azından bıyığı olmayan erkeğe/müslümana soytarı gözüyle bakarlar kaale almazlar dedirtiyorsun. İstediğin kaale alınmaksa sakal bırak diyorsun. Ama asıl şeref İslam’ ı yaşamak, mümin olmak diyorsun. Bana da dedirtiyorsun sende mümin ol ve kardeşinin günahına mani olmak üzere, yada en azından senin suretinle günaha girmesine engel olmak amacı ile sakal bırak. Ya ALLAH bu ne şan, bu ne çeşitlilik bu ne eksiklikten münezzehlik. Ne manalar varmış BEN de… %90 lar civarında menfi manalarım…

 

Aslında hatırladım da; Efendimiz (sas) Mekke’ de iken risaletin ilk anından, hicrete kadarki onca senede hep bu kendindeki %90-95 menfi manalar ile beraberdi. Kendine iman eden, teslim olan, müslüman olanlar ancak %5 kadardı.(Bu düşünceye bir destek te, kendisin günde 70 defa istiğfar etmesidir. Biz her ne kadar peygamberler hata yapmaz, olsa olsa sürçme olur diyerek lafı kıvırsak ta, onlar da kullukları gereği hata yaparlar ve özlerindeki menfi manalara muhataptırlar. Yoksa efendimiz (sas) tövbe etmek, istiğfar etmek çok sevap, dur tespih çeker gibi günde 70 defa estağfurullah diyeyim dememiştir herhalde. Mehmet Doğramacının bahsettiği gibi seher vaktinde anında istiğfarını etmiştir. Elbette şu da vardır ki, O öyle bir müminlik düzeyindedir ki; onun istiğfar ettiği şeyleri ben yapsam, belki ben onu bırak günah diye mekruh diye algılamayı belki caiz diye düşünürüm. Ancak O öyle bir noktadadır ki; yaradılış amacı Kuran’ da dediği gibi en mükemmel örnek olmaktır. Ve o en mükemmel değil de, sadece mükemmel olanı yaptığında bile bunun için istiğfar ediyordur ki; o benim boyutumda günah değildir. Doğrudur, dolayısıyla peygamberler günah işlemez lafı da bizim boyutumuza göre doğrudur.) Herneyse o %5 kadar müslüman olan manalar nüfusu, zaman geçtikçe hele hele, o büyük kararını, hani İsmail’in verdiği karar gibi dönüm noktası olan ve dünyalık için zor olan, o hicret kararını verdikten sonraki dönemde hızlıca artma sürecine girdi. Menfi manalar ise hızla ölmeye, uzaklaşmaya başlamıştı. (Bu arada ölmesi veya uzaklaşması derken efendimiz onlara gidip sonra arkasını dönüp bir daha görüşmemezlik yapmamış. Tebliğini, görevini hep sürdürmüş ama onları dost edinmemiş, çevre edinmemiş. Buna dikkat etmek gerekir. İnsanın çevresi, insanın aynasıdır. Nitekim Kuran’da Yahudi ve Hıristiyanlar için dost edinmeyin, sonra onlar gibi olursunuz der. Çevremize, arkadaşlarımıza tekrar bir bakalım.) Veda hutbesinde 100.000 lerin üzerinde bir müsbet mana varken yanında, menfiler ortalıkta görünmüyordu. E demek ki bu iş öyle bir anda yapılabilecek kolay bir iş değildi. Alemlere Rahmet olan, Makam-ı Mahmud sahibi bile 23 senede, bunu büyük gayret ve çalışmalarla yapabilmişti. Eğer ki bende kabemi inşa edebilirsem, önümde böyle uzun ve zorlu dönemler olacaktır. Öyle ki bu teklik yayını olan ve bunu buram buram hissettiğim bu beldede bile, bu yeryüzündeki ilk ve tekliğin sembolü kabede bile gün gelmiş putlar kol gezmiş. ALLAH’ ın evi denilen yerin içinin ve dışının putlarla doldurulması bile takdir edilmiş. ALLAH hüküm koymamışsa kendi evini emin kılmaktan bile münezzeh, bununla bile kayıtlı değil. SüphanALLAH. Bu dolan putları ancak ve ancak Muhammed’ imle (sas) temizleyebilirim. Ancak O’nun geçtiği zorlu ve uzun uğraşlarla sonuca ulaşabilirim. Ne ilginç ki o da atam dediği İbrahim’ in, Kabe inşaatını yaptığı oğlu İsmail soyundaki tek resul. Yani Tevhid’ i öne çıkaranların hepsi Kabe ile kesişiyor. Nasıl Muhammed (sas) olurum peki ? Demiyorum çünkü bu çok çok uzun ve ayrıntılarıyla üzerinde çalışılması gereken, belki bir dahaki ziyarette bütün günlerce tefekkürle üzerine eğilenecek bir konu. Ama çok önemli ve ivedi bir konu olduğundan da aksatmamak, ötelememek lazım. Nasıl olacağımızın en kapsamlı bilgisi zaten Kuran’ da mevcut.

 

Bu arada ölen manalarım dedim de, burada her vakit namazından sonra mutlaka birkaç kişinin cenaze namazı kılınıyor. Tanıyım tanımayım, bendeki hangi mana öldü farkına varayım ya da varmayayım bende, biz de namazını kılıyoruz. Burada şöyle bir edep, usul fark ediyorum ki; O ölen manamın menfi olduğunu kabul etsem bile, O da RAB’ bimdendi ve hala daha öyle. O sebeple ben yine ona saygıda bulunurum ve onu gittiği yere layık olduğu şekilde güzelce uğurlarım. Yani tabiri caizse “Öleni severim Ölümü tattırandan ötürü”. Ölse de BEN dendi, hala daha öyle… Burada şunu da belirteyim ki; Kabe’ nin içinden sayılan ve sanırım Hatimi denilen yayın içinde kalan, altınoluğun altındaki bölgedeyken, kendimi gerçekten kabenin içinde düşündüm. Ve herkes kabenin dışında olduğunu düşünüp, kabeye doğru, örtüsüne doğru yönelmişken, ben nasılsa içindeyim, hangi yöne baksam gene kabeyi görmüş olacağım düşüncesi ile biran da olsa arkamı döndüm. Sırtım örtüye dönükken; bir de baktım ki. Herkes BANA yönelmiş, BENi tavaf ediyor, BEN den istiyor. Sen şimdi gel de bunlara verme..! Bunların cenaze namazını kılma… Ne diyim ?! Herşey BEN……

 

Aslında her şey BEN ise; bu algıladığım dediklerimin hepsi Musavvir esmamdan, özelliğimden ibaretse, o zaman bu özelliği Rahman ismi gibi çok kapsayıcı bir esma. Çünkü var olanların hepsini kapsıyor. Olmayanları da Alim esması kapsıyor belki ama belki ilmi halde bile bir müsavvirlik söz konusu olabilir. Ama bu ne şan ? Ne müsavvirlik ? Ne yana dönsem mükemmellik boşluk bırakmamacasına. Bırakalım insanları, bırakalım hayvanat ve nebatatı, şu an içinde bulunduğum Haremi şerifin içindeki her yapı, her köşe muhteşem sadelik ve güzellikte. SüphanALLAH. Pekiyi madem bu musavvir özelliğim ile tasavvur ettiğim her şey BEN den ise, o zaman gerçek manada bunların birinin diğerine üstünlüğü olmaması lazım. Çünkü hepsi tamda benim istediğim gibi.
    O zaman kafir ile müminin de arasında bir fark olmaması lazım…
    İyi de hacı ben niye uğraşıyorum o zaman ille de mümin olacağım diye..?
    E kafir olursam yanacağım…
    E ALLAH yanar mı ?
    Yok canııımm yanmaz… E hacı yanan kim ?
Buradaki yanma derken mutlak mana da yanma kast ediliyor. Yani ALLAH mutlak manada yanmaz. O yanmayı seyretmek ister. Yanmayı seyretmesi ile huzuru, mütmainliği, safiliği seyretmesi belki mutlak manada O’ nun için çok farklı olmayabilir. Ancak her zaman için az olan daha değerlidir. Ve o hükmü gereği Yemin etmiştir ki Cehennemi/yanma mahallini cinler ve insanlarla dolduracaktır. Ve yaktığı kibrit/odun/cehennem yakıtı olan şeytaniyet ile seyir ettiği kulların pek azı müstesna sapacaktır. İşte bu pek az, azlığı sebebi ile değerlidir. En değerli olan Hz. Muhammed ki (sas) alemler Onun için yaratılmıştır, 1 tanedir. Yani ne kadar az o kadar değerli… Yoksa Lamborgini de, Anadol’ da taşıt olarak suretlendirilmiştir ve ikisi de yaratılış amacına tam olarak kulluk etmektedir…
    Ağzına sağlık hacı da… Sen bana ayrı ayrı kişilerden, mümin kullardan ve kafir kullardan bahsediyorsun. Hani her şey BEN di BEN den di ? Ben ya mümin kulum, ya da kafir kulum değil iş… Hani demin Hz. Muhammed (sas) deki müspet ve menfi manalar dediğin gibi, bu yananlar da, huzurlu olanlar da BEN de olmalı.
    Eyvallah… Zaten öyle… Sende hiç yanma olmuyor mu ?
    Oluyor.
    Hiç huzur, ALLAH’ a yakınlık olmuyor mu ?
    Oluyor.
    Demek ki her mahalde de sende de hepsi mevcut. Şöyle ki; Sen eğer ki kafir sureti ile yaratılmışsan, dünyada iken sağlam bir inancın olmadığından, dünya meşgaleleri bile seni yakar. Zor gelir, yanarsın. Arada bir irsal olunan manevi uyarıları kulak ardı etmeye kalkışsan da az da olsa yanarsın. Kulak ardı etmesen mümince davranışlar sergilemeye kalksan gene bu sana zor gelir, gene yanarsın. 3 hafta terk etmezsem kafir olmam, 2 haftada bir gidip 2 rekat farz cumayı kılayım dersin ki bu bile sana zor gelir. Ahirette zaten cayır cayır. Arada bir dünyevi amaçlarına ulaştığını hissettiğinde kısa süreli de olsa geçici bir huzur hali yaşayabilirsin. Eğer mümin sureti ile yaratılmışsan, dünyada iken imanın ölçüsünde dünya işleri sebebi ile yanmazsın, başına her gelenin ALLAH’ tan olduğunu bilir, huzurla ya seyredersin, ya da ALLAH’ ın eli olur hükmedersin. Ancak burada iken mümince davranışların dışına çıktığında bir yanman olur. Günaha girdikçe yine yanma seyredilir sende. Ama bunun için yaratılmadığından, hemen bunları terk etme ve halini düzeltme gayretine girersin ki, ALLAH muvaffak eder… Ahiretin de sana mübarek olsun…
İşte hakikatte ayrım olmayan, ama seyirde farklı olan mümin, kafir…vb. oluşun, ne için müminin seçilmesinin amaç olarak belirlendiğinin acizane (bu açıklama ALLAH’ tan gayrı değilse, sahibi ben değilsem aciz lafı kullanılmamalı) bir açıdan açıklaması.

 

 

TÖVBE

 

    Pekiyi daha öncede bahsettiğimiz Resullullah’ ın olsun, yada herhangi bir mümin / münafığın / kafirin olsun tövbesi niye ? Yani işlediğimiz günahın, ALLAH’ tan uzak düşmemize sebep olan düşünce, söz ya da aksiyonun faili ALLAH değil mi ? Yemin etsem başımız ağrımaz yani değil mi ?
    Faili olması hakikattir, eyvallah. Hani her şey SEN deydi ya, o açıdan doğru. Bu günaha girmeyi SEN istedin. Makbul olan; az olan müminlerden olmaksa, günahtan çıkmayı ve mümin olmayı da SEN isteyeceksin. Yani tövbe demek bence; “ay ALLAH’ ım çok özür dilerim, beni affet valla bidaha yapmıcam” gibi bir durum değil. Zaten yapıp, yapmayacağın belli ALLAH katında, sen neyi nereye vaad ediyorsun. Tövbe etmenin efdalinde ne vardır? Önce bir tüm günahını itiraf etmek. Kime ?
    RAB’ bine…
    O nerede ?
    Kendimde…
    İşte..! Tövbe etmek; yaptığın mümince davranışa aykırı olan seyir konusu düşünce, söylem yada aksiyonun tam olarak nereleri, mümince davranışın dışındaydı, bu açıdan nereleri yanlıştı, bunları kendine itiraf ederek tesbit etmen lazım. ALİM. Sonra bunları bir daha yapmamayı murad etmen lazım. MURİD. Ki; O bir şeyin olmasını dilerse/murad ederse ona OL der, O oluverir. KADİR. İşte olay bu. Tövbe bir daha o mümince davranışın dışında bir şey yapmamayı oldurmaktır. OL du mu ? :)
    Olacak inşaALLAH…
    İnşallah demen güzel de, Bismillah de… Ve Oldurmaya başla…

 

 

SALİH AMELE SEVİNİLİR Mİ ?

 

Bu gün anneler günüymüş. Eşim sms attı ve haberdar etti. Annelerimizi ve tanıdığımız anneleri aradık kutladık, iyi güzel de, bende ki annenin gününü nasıl kutlayacağım dedim de: Anne nedir ? Hangi manalardan, esmalardan oluşmuştur diye düşündüm. Öncelikle RAHİM geldi aklıma, fedakarlığın, vericiliğin, bağışlayıcılığın timsali anne, kendi rızkını bile evladına veren anne, hastalandığında başında bekleyip şifa veren anne…vb. AFUV, GAFUR, GAFFAR, RAHMAN, REZZAK, ŞAFİ, LATİF, VEDUD, ŞEKUR…vb. O zaman dedim bende madem ki kendinden geçercesine vermek, karşılık beklemeden, madem ki hizmet sevgi ve mutlulukla, rızkını, emeğini, zamanını belki sağlığını adamak… O zaman bugünü olabildiğince böyle olarak geçireyim. Şeytaniyetim, hava sıcak, sende oruçlusun, ibadetine engel olur…vb. Sıkıştırsa da, aldırmamam dilendi, niyet ettirildim ve tavaf edenlere zemzem dağıtmaya başladım. 4 bardak doldurup götürüyor, içmesini bekliyor, tabi beklerken onlarla dönüyor, boşu alıp tekrar yenileri doldurup götürüyordum. Baktım ki dönüyorum bir yandan, hacı kabe etrafında boşa dönme; tavafa niyet et bari buda boşa gitmesin dedim. Böyle garip bir tavaf hadisesinin neticesinde, halk suretinde HAK’ ka HAK olarak hizmetin mutluluğunu yaşadım… Ama sanırım HAK olarak olduğunu düşünerek yaşamamışım ki mutlu oldum. Halk olarak HAK’ kın halkına hizmet ettiğimi düşündüm sanırım. Bir dakika ya şimdi salih amele de sevinilmez mi ki ?

 

    Nasıl ki tövbe edilecek ALLAH’ ın dununda olarak ben yaptım diye üzülecek bir olay yoksa, yine O’ nun dununda olarak yaptığımız bir hayır yada bir salih amel de yok. O zaman salih amele veya hayırlı iyi bir mümin oldum diye de sevinilmez değil mi ? O zaman bu sevinç duygusu da bende olmayınca, dünyada da cenneti yaşayamazsın, ahirette de. Yani cennete gitsen de hak etmiş olarak gitmeyeceksin zaten, ama orada ne ile sevineceksin ?
    Dununda düşüncesiyle hiçbir şey yapılmaz elbet. İlla sevinmek istenirse, ALLAH bende mümin kul olarak seyri takdir buyurdu diye sevin. Eğer ki bundan ötede isen, bizzat var eden olarak, seyreden olarak varsan zaten sevinme falanda herhalde senden düşmüştür, üzülmenin düşmüş olacağı gibi.

 

 

AMAÇ SADECE VAHDET Mİ ?

 

Ne zor değil mi vahdeti yaşamak ? Üzüntü yok, sevinç yok, kendine gayrı yok. Hani o Kabe’ye arkanı verdiğinde ve gördüğün manzara sonrası her şeyin sen olduğu aslını biraz da olsa hissettiğindeki yoğun yalnızlık duygusu. O katlanılamaz duygu. Hani RAB’ bimden razıyım, razıyım diyorsun da, sana belli dönemde vahdeti yaşatıyorken iyi de, sonra büyük çoğunlukla bunu yaşatmadığında, ya neden şimdi olmuyor, acaba şöyle mi, böyle mi diye kuruntu yapıp sonrada halinden mutsuz oluyorsun. Rızan bitti mi hacı ? Bu vahdeti yaşayamamanı kim verdi sana ? Hani zordu çok. O zorluğun altında ezilmek mi daha iyi sence hacı. Sen ne kadar istesen de ALLAH kaldıramayacağı yükü yüklemez, sünnetullah böyle ALLAH’ tan… Hani, hani o yalnızlığı yaşadığında demiştin ki; ALLAH’ ım neden böyle bir varlık vehmi, kesret alemi yarattığını ve neden hakikat bilgisini gizlediğini anlıyorum… Ben sanırım bu isteğinin dışına çıkmayı arzuluyordum, arzulatmanla… Ancak görüyorum ki; dışına çıkılamayacak muradının sınırlarına yaklaşmak bile acı veriyor. Ben iyisi mi bu hakikat bilgisini bileyim, aklımda tutayım, olabildiğince bunu yaşamımdaki “boyutum” içinde uygulayayım, gerisine fazla girmeyeyim. Sana kesretten de erilir. Zaten diyelim ki; Vahdet boyutunda yaşama erdim. Bütün esmaları full kullanıyorum, tasarruf ediyorum. Ne yapacağım ? Denizi yada Ay’ ı mı yaracağım ? Kavim mi helak edeceğim, kainatın iplerini elime alacağım da ne olacak ? Birine hava mı atacağım ? Kendi kulluk işimin altından kalkamıyorum ben. Hele ki önümde öyle bir Nebi var ki Resuller Resulü olduğu gibi Kullar kulu da… O böyle iken ben neyin peşindeyim ? O ki herhalde esmaların tümüne olabildiğince en tasarruf sahibi olan kişi olmasına rağmen, bütün her şeyi istediği doğrultuda, istediği gibi seyir edebilecek veya hükmedebilecekken, burada çekmediği eziyet, işkence kalmamış. O miraç sonrasında da, öncesinde olduğu gibi kulluğu seçmişken, kesretteki kulluğu seçmişken ve en mükemmel örnek diye Kuran’ da dillendirilmişken sana ne oluyor hacı. O ki öyle bir kesret içine girmiş ki, günde 70 kere kendini, KENDİ’nden uzak gördüğü için belki istiğfar etmiş. ALLAH, kendini Hz. Muhammed (sas) de seyretmeyi dilediğinde bile sürekli vahdeti yaşatmamış. O zaman hacı sen ne istediğinin farkında mısın ? Sen ulaşsan da ulaşmasan da içinde yanma olanı istiyorsun. Gel kendine hacı… Hakikat bilgisini, bir bilgi olarak ve sürekli olarak, ana hafızanda şuurunda tut, olaylara bu veri tabanı ile bu operating sistemi ile bak, fakat seyredilmesini istediğin bu kalabalıkta, buranın hakkını vererek seyrini yap ki; bu tahmince zaten istenen. İstenen ki yaratılmış. Şunu da unutma hacı; ALLAH’ tan uzak düştüm sıkıntısı bile RAB’ den razı olmanın önünde engel. Kafir bile olduğunu düşünsen, Rıza bir başka… ALLAHu Alem.

 

 

KESRET BİTMİYOR

 

Ya Hacı birde şöyle düşün; bu hakikat boyutu Vahdet boyutu Kesret boyutu…vb. Bunlar hep birbirinden ayrı mı ki ? Değil… Hepsi her an SEN de mevcut mu ? Mevcut… Yani dünyada ölümü tadana kadar kesret, sonra ölünce şak diye vahdet falan yok değil mi ? Evet… E mübarek ! Sende bunca boyut varken ve her boyuttan ALLAH’ a ulaşabiliyorken, ne diye diğerlerini itipte ille de bir tanesine yapışayım onu doya doya yaşayayım diyorsun. Hz. Muhammed (sas) bilmiyor muydu mağaralara saklanmadan, yatağına Ali’ yi koymadan, Taif’ te taşlanmadan işini yapmayı, Ebu Bekir (ra) bilmiyor muydu ki mağaradaki yılanı başka türlü engellemeyi de, deliğe parmağını soktu, Ali (ra) namazda çıkaracağına oku hiç girdirtmeseydi ya bünyesine… Sen istediğin kadar çabala boşa. Arzu ettiğin şey muhal. Ve muhal olanı arzu ettikçe ulaşamadığından yanarsın. Sanma ki kesret bu dünya ile sınırlı. Bence ahirimizde de yine aynı boyutlar olacak. Kesretse orada da başka bir yaradılışla kesreti yaşayacağız. Zebaniler, huriler, gılmanlar, cennet ehli, cehennem ehli…vb. Kesret bildiğine şahid olma, manayı suretlendirip seyretme boyutu. Var ve var olacak. Var olan her şey gibi iyiki de var…

 

Hani Alemlere rahmet ne demişti ? Namaz müminin miracı. Yani senin arzuladığın gibi her an bu vahdet yaşamı bizzat yaşanıyor olsa sürekli bir miraç olayı gerçekleşmiş olacaktı. Ancak efendimiz bu durumun günün belirli zamanlarında olan namazla, onun ikame edilmesi sırasında olduğunu belirtmiş. Daha fazlası değil. Nitekim Ali (ra) bunu namazda yaşamış ki; oku o zaman çıkarttırmış. Yoksa namaz dışında da o halde olsa hemen namaza durmaya gerek kalmadan çıkarttırabilirdi. Ama bu hal anca namazla, müminin namazı ile oluyormuş.

 

 

NEDİR BU NAMAZ ?

 

Hani bunu bölerler derler ki işte fatihasız namaz olmaz, işin sırrı Fatihada, yok besmelede yok şunda… Ya güzel kardeşim Resulullah bilmiyor muydu neresinde de onu açıkça söylemedi size. İşin sırrı orada burada değil komple namazda. Bütününde. Ne var bütününde ? Resulullah miraca başladığı nokta kabenin içinden sayılan bölgede. Ve bildiğim kadarıyla kalbi öncelikle zemzem ile yıkanıyor ve sonra yolculuk başlıyor öze… Şimdi Kabe ye teklik, tevhid dedik. Demek ki bir kere bu eksende olacağız. Sonra kalbi zemzem ile yıkamak. Fiziki olarak bu mümkün olmasa da namaz öncesi abdestte bunu düşünebiliriz. Zemzem ne amaçla içilirse ona yarar diye duymuştum. Ben içerken şöyle dua ettirildim: ALLAH’ ım bu zemzem nasıl içenlere şifa ise benimde zahiri batıni bildiğim bilmediğim bütün hastalıklarıma şifa ver. Her türlü şirk ve putlarımdan, günahlarımdan beni temizle. Senin dışında kalbimi dolduran her vehmi benden temizle ve beni boşluk kalmamacasına seninle doldur. Bana en temiz en makbul ilimi, Efendimizin Kevser havuzunca ver ve beni kerim bitmez bir rızıkla rızıkla… Şimdi buradaki içerikten bazısını bile alsak, namaz öncesinde, tüm günahlardan ve kalpteki vehmi olan tüm ALLAH dunundakilerden temizlenme ve O’ nunla dolma var. Bu halde başlıyor miracımız. Sonra yavaş yavaş tüm peygamber makamlarını geçerek en üst noktaya ulaşıyoruz. Ancak burada kalmayıp tekrar yolculuğa çıktığımız yere geri dönüyoruz. Namazda da öncelikle abdestle ALLAH dunundakilerden arındıktan sonra, Tekbiri yaşadıktan sonra Fatiha var ki her ayeti ansiklopedi doldurur. Yalnız sana kulluk eder yalnız senden yardım dilerim. Kim kime kulluk ediyor kim kimden istiyor ? Hani gayrılardan yıkanmıştık. İşte kıyamda yani hakikat bilgisinin farkındalığı ile özdekinin kudreti ile halifelik ile dimdik ayakta iken, değerlendirmek ancak ALLAH’ a mahsus derken, ancak ALLAH’ a mahsus dediklerini sen dile getirirken ki her şeyin SENden olduğu bilinci ile… Maliki yevmiddin de SEN de ve bu bağlamda Kulluk ettiğinin ve yardım dilediğininde SEN de olduğunu bilir ve ister vaziyette. İstemek ki sonuçta olacak demektirken… (Buradaki ince nokta farkındalık. Layıkıyla değerlendirmende farkındalığın kadar, rahman ve rahim olmanda, din günün sahibi olmanda, ettiğin kullukta istediğin ve aldığın yardım da. O’ dan gayrı yoksa, değerlendiren de, isteyende, yapan da O ise, ama sen bunu yapamadığını düşünüyorsan, farkındalığın azdır. Farkındalığın kadar, sende seyir etmek istenen suretin sınırları kadardır bunları yapabiliten, hissedebiliten.) İşte bu durumda ayakta kıyamda iken, sonra bunun sadece sende değil algılayabildiğin ve algılayamadığın tüm birimlerde olduğunu hatırlıyorsun ve yaratılmış her şeye Yaratandan ötürü sevgi ve saygı ile eğiliyorsun ruküha. Eksikliklerden münezzeh ALLAH ne azametli değil mi ? Bu azamete karşı oluşan hiçlik ve kulluk bilinci ile secdeye varmak sana şart oldu. Haydi doya doya yaşa hiçliği. Kafana takacağın, üzerinde yük olduğunu düşündüğün her şey silinip gitsin, rahatla hiçsin şimdi.

 

Kalk bak bakalım silindi mi ? Rahatladın mı ? Huzura erdin mi ? Bu sana nasip oldu mu ? Haydi şükret ve bunu değerlendir artık. Bir daha secdeye… Ohh ne güzelmiş değil mi ? Dille, ağızla ve bedenle yaptığın ibadetlerin ne için olduğunu anladın mı ? Geçmişteki Peygamberlerin ve salih kulların da neden bunları yaptığını, neler hissettiğini anladın mı ? Haydi tahiyatta selam et onlara da. Sayılarının artması rahmet ve bereketin üzerlerine olması için dua et. Kendin için hem dünyada hem ahir de, annen ve baban için ve tüm müminler için esenlik ve mağfiret dile. Dileyenin kim olduğunu unutmadan. Dilendiyse yapılacağına inanarak. Ve bunu yapanın dileyenle aynı kişi olacağını düşünerek. Bunu da SEN yapacaksın. Unutma, dışarıda yukarıda gayrı bir yer değil. Farkındalığın kadar yapacaksın. İşte bu bilinçle ver selamını ve dön kesrete, halka… Bir işle meşguliyetin bittikten sonra hemen yenisine başlamak üzere göreve, seyre, şükre… Tıpkı efendimizin miraçtan dönüp halka karıştığı ve o görevi yerine getirmek üzere yaşadığı gibi.    Evet Elif, Lam, Mim. Elif gibi bir kıyam, Lam gibi bir ruku ve mim gibi 2 secde. Teklerin içindeki çift. Hem secde eden, hem secde edilen boyutlarından bakış. Muhammed’ in (sas), hamdın, mimi ile secde… Her namazımız böyle ola… Her mahalin mutlak kulluğundan ziyade, bilinçli ve şuurlu kulluk etmek nasip ola… Bu öyle bir makam ki, Kendi için alemler yaratılmış olan bile buna talip. Önce abdiyet sonra, risalet geliyor. Zaten inanmadığın ve kabul etmediğin neyi tebliğ edeceksin ki. Bu zamansal sıralamada da böyle. Önce fark edeceksin, doğruyu idrak edecek kavrayacak, iman edip yaşayacaksın, kul olacaksın ki, sonra bu inandığın ve yaşadığını tebliğ edesin… Kulluk güzel de zor biraz değil mi ? :)   Zor olanlar güzel oluyor, zahmetsiz, Rahmet olmuyor iyi tamam da. Bence bu zorluk tam kul olamamaktan kaynaklanıyor. Hala daha hiç olamadığın için zor. Hiç olsan ne zor, ne kolay böyle bir ayrımın bile olmayacak. Yaşadığımız kesret boyutunda zorluk elbette olacak. Çünkü bu boyutta hiç olmak diye bir şey söz konusu değil. Hiçlik hakikat boyutunda ve şuurda yaşanılıyor. O sebeple burada fiziki zorluğu çekeceksin ama bu çektiklerin şuurunda sana zor gelmeyecek. Sanırım bu gerçekten böyle.
    Birde öyle ki denilir ya hani ne kadar zor şartlarda yaparsan ibadeti yada başka bir çalışmanı o kadar makbuldür.
    E zorlaştırmayın, kolaylaştırın da var… Ne yapacağız ?
    :) Bize düşen zorlaştırmak değil. Her zorluğu, her şartta kolaylaştırmak. Ancak karşılaştığımız şartlar bazen zor bazen daha kolay olabilir. En zor şartta bile bu görevleri, üzerimize düşenleri, tüm sıkıntılara rağmen yerine getirebiliyorsak bu imanımızın ve kararlılığımızın büyüklüğünü gösterir ki makbul derken buna işaret vardır. Ama bize düşen bu en zor şartı bile nasıl olurda daha kolaylaştırırım olmalı. Mesela şu an öğlen vakti; Bu sıcak belde de güneşin en tepede olduğu  vakit. Hem sıcaklığın verdiği sıkıntı, bir yanda Güneşin radyoaktif etkisi, enerjimizin daha çabuk bitmesi gibi bir sürü negatif etki ve zorluk. Şimdi ben burada gece gündüz kalabiliyorken ve günlerce de kalacakken, zor daha makbul diye tavaf yapsam. 1 en fazla 2 tavaf yapıp sonra bitmiş bir vaziyette geri döneceğim. Belki bu yorgunlukla ne düzgün namaz kılabileceğim, ne tefekkür yapabileceğim. Yatıp uzanmak isteyeceğim ve belki otelime gitmek isteyeceğim. Sonra belki ikindi veya akşam vakit namazını kabe de kılma fırsatını kaçırmaya sebep olabilecek bir uyku uyuyacağım. Bütün düzenim bozulacak. Ama nasılsa sabah, akşam ve gece buradayım. Ve o zamanlarda daha kalabalık ve yürünen mesafe de çember genişlediği için daha fazla da olsa, daha kolay bir tavaf söz konusu olacak. Belki 3-4 kez sağlam kafa ve dinç vücutla bu ibadeti yapabileceğim. Sonra dinlenirken tefekkür ve namazlarımda aksamayacak. Hiçbir vakit namazını da kabe dışında kılmamış olacağım. İşte burada olduğu gibi kolaylaştırmanın sağladığı fayda ki. zor olandaki ısrar bir müddet sonra o işi terke bile götürebilir zaten… Bu da gözden kaçırılmaması gereken bir konu. Ama günlerce vaktim yok. Sadece 3 saatliğine mekkeye uğradım ve tavaf etmek istiyorum öğle vaktinde diyelim. Evet bu zor şartta, aman şimdi çok sıcak bir daha ki sefere yaparım diye ertelemektense, o an tavaf yapmak elbette çok makbul. Ama gene bize düşen, bu zor şartı nasıl kolaylaştırabilirim olmalı. Mesela tavafa başlamadan önce, takkemi soğuk su Zemzemi ile iyice ıslatayım, yüzümü yıkayıp, zemzemi içeyim…v.b. Önlemlerle kolaylaştırmalıyız…
    Evet… Doğru en doğrusunu Alemlerin Rabbi bilir.

 

 

NEREDE BU ALEMLERİN RABBİ ?

 

RAB’ bim, RAB’ bim diyoruz da bir de RABBUL ALEMİN diyoruz. Hani sanki bizde olan RAB’ bimiz de, bizim haricimizde kalan bir bölüm var, bunun tamamına da RABbul Alemin diyoruz gibi. Her şey BEN de ise ve ben yoksam bu nasıl oluyor ya ? RABbul Aleminde BEN de. Ancak daha önce bahsettiğim gibi benim “Farkındalık” dahilimde olanlara RAB’ bim diyorum, farkındalığımın dışında kalan, örttüğüm kısmıma ise RABbul Alemin. İhata edemediğim, tasarruf edemediğim esmalarım + ihata ve tasarruf ettiklerim = RABbul Alemin. İşte RABbul aleminden istendiği zaman bu bilinçle istenmeli. Belki bununla beraber benim Levhi Mahfuz dediğimi de bu mantıkla değerlendirmeli. Hiçbir şeyi dışarıda, olmayan bir yerde aramamak lazım… Sadece ALLAH’ a yönelmek lazım… Ama hangi şiddette ve şekilde ?

 

Burada tavaf esnasında birilerine çarpmamak, onlara sıkıntı vermemek için bir önüme, bir kabeye bakıyordum. Önüme baktığımda mesela bir bayan var daha dikkatli olup biraz daha mesafe bırakıyordum, arkadan biri beni itince çarpmamak için dikkat ediyordum…vb. Bu tip meşguliyetlerim oluyordu. Kesret oyalamaları, şeytaniyet fitneleri derken bu vahdet mekanının hakkını veremediğimi düşündüm. Sonra dedim ki ya bunlarla ne oyalıyorsun kendini. Her şey sende, bırak şimdi onu bunu düşünmeyi buradaki herkes birbirinden razıdır. Rahatsız olmaz sen Kabe’ ye, ALLAH’ a odaklan sadece. Sonra sadece ALLAH’ a  yöneldiğimde ve buraya hiç bakmadığımda, millet ayaklarıma bastı, tekerlekli sandalyeler çarparak kesti, bastonlar ayağımı çiğnedi…vb. Yani bir sürü kesret sıkıntısı yaşadım. Küçükte olsa ne kadar iyi bir örnek oldu dedim benim için. Sadece ALLAH’ a yöneldiğinde birtakım zorluklar yaşayacaksın burada. Buna Razı mısın ? Ha başa çıkamayacaksan, bir gözünle O na yönel bir gözünle buraya dikkat et… Belki orta yol veya sıratı müstakim budur… Herkes kendine göre olanı seçsin… ALLAH herkese kapasitesi ölçüsündekiyle yük yüklüyor nasılsa. Kimseye zulüm ve zorlama yok ne güzel ahlak ne güzel boya…

 

Bu arada ALLAH boyasıyla boyanmak deyince, ALLAH’ ın RAHMAN iyeti gereği kulun işlevine, makamına, bakmaksızın vermesinden hareketle, bu boya ile boyandığında günahkar ile günah bile işlenebileceğinin konuşulduğu bir meclis geldi aklıma ki, bunu bir türlü kabullenememiştim. Yani onlarla konuşabilirsin, vakit geçirebilirsin, her şeyi yapabilirsin ama günaha girmene gerek yok. Bunun Resulullah’ta da örneği yok demiştim. Hala daha öyle düşünüyorum. Bir de mübarek yani ALLAH boyası deyince sadece bu mudur yani Rahmaniyeti midir, hatta Rahmaniyete tek örnekte bu mudur ? Hani Rezzakiyeti, Şafiyeti, Latifliği, Afuvluğu, Halimliği…vb. Yolda kalmıştır açtır, parası yoktur ihtiyaçları vardır, senden isterde ALLAH versin dersin geçersin, şirkinin farkına varmadan. Yada ALLAH veriyor deyip; Rezzak olur giderirsin, hastadır, doktora götürür ilaç alır ŞAFİ olursun, Latif olursun karşılık beklemeden verirsinde verirsin, Afuv olursun hataları affedersin, Halim olursun hoşgörülü olursun, Alim olursun cahile ilim öğretirsin…vb. Yani ALLAH’ ın tüm özelliklerini, esmalarını layıkıyla, kul olarak en güzel ve hayırlı şekilde, fark gözetmeksizin, iyi kötü ayırt etmeksizin kullanırsın gibi düşünüyorum…

 

Zaten bu özellikleri sergiledikten sonra ALLAH gibi düşünüp, ALLAH gibi yaşamış olursun ki, istersen bir gün gibisi de kalkar lafına muhatap olabilirsin. Sen değiş, göreceksin sendeki manalarda, ortaya koyduklarında mahsullerin de değişir.

 

Mesela     ben buradayken, huzurda iken ve olabildiğince teslim olmuş vaziyetteyken dua ederken hiperaktif oğlumu da unutmuyordum. İsmail gibi teslim olan İbrahim gibi yumuşak başlı olan olsun Hz. Muhammed (sas) ahlakı ile ahlaklansın diye dua ediyordum. Tıpkı İbrahim RAB’ bine karşı öyle bir teslimiyetteydi ki, o sebeple oğlu da aynen ona teslim olmuştur dediklerindeki durum gibi. Telefonla aldığım haberlerde, onun öyle uslu, yumuşak ve söz dinleyen tavırlar sergilediğini söylediler ki, bu lafla kendimi kıyasladım hemen. Bütün değişimlerin başlangıcı kendini değiştirebilmek. Her şey seninle değişecek. Dışardan seni de değiştirecek bir değişim etkisi bekleme. Haydi Bismillah de ve başla…

 

 

HAKİKATTE RİYA OLUR MU ?

 

BENim dışımda, dunumda bir şey, bir birim yoksa, riya olur mu ? Riya hakikatte elbette olmaz, kim kendinden gayrı kime riyakarlık yapacak ki ? Ancak yaşadığımız boyutlardan kesrette riya olur. Çünkü dışımızda diye algılama her ne kadar hakikatte yok desek te, burada var. Mesela şimdi ben bu edinimleri, sonradan hatırlamak ve üzerinden geçmek üzere not alıyordum. Bu bilgileri, kendimden bilmeyerek, infak amacı ile başkalarıyla paylaşsam; Bu Hakikatte de, kesrette de riya olmaz, kulluk olur. Aslında zaten bu bilgilerin hiçbiri yeni değil, özellikle tasavvufla biraz ilgilenen kişilerin tümü “ya ne bu şimdi ? Zaten bilinen şeyler, niye tekrar etmiş ki yeni gibi” diyecektir ve gerçekte riya olabilecek, hava atılabilecek durumda yoktur. Ancak bu duruma rağmen, bu bilgileri az da olsa kendimden bilerek %1 de olsa nefsimi tatmin için anlatsam, başkaları öyle algılamasa da ben kendi içimde riya yapmış olurum. Mesela resuller veya diğer uyarıcı birimler, tavsiyelerde bulunurken yapmadıkları şeyi tavsiye etmez. Örneğin Üstad bağlamalı oruçlar tuttum yıllarca..vb. diyor. Şimdi bunu söyleşinde ben asla riya görmüyorum, teşvik ve uyarı görüyorum. Ama o hangi halde söylüyor ancak kendi bilir…

***

 

RAB’ bimiz bizi Resulullah eylesin, O’ ndan en iyi derecede isitfade edip, olabildiğince O’ nun gibi olan, O’ nun ahlakı, Kuran ahlakı, ALLAH ahlakı ile ahlaklanan, O nun yaşadığı gibi yaşayıp, vefat ettiğindeki hali gibi vefat edip, Ahiri gibi ahire sahip olabilmeyi RAB’ bim en kolay şekilde nasip ve daim etsin. O’ nun istediklerini isteyebilmeyi, kaçındıklarından kaçınabilmeyi nasip etsin ve istediklerimize nail, kaçındıklarımızdan da muhafaza eylesin. En makbul ilmi, en makbul imanı, en makbul amelleri, en makbul duaları, ibadetleri, infakları, en makbul dünya yaşamını ve en makbul ahireti, en makbul kulluğu da… İlim, hilm ve teslim… En güzeli, en makbulü, en hayırlısı, en kolay şekli ile üzerimize olsun.

 

BEN

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>