Sosyal Medyada Tasavvuf

FacebookTwitterRSSYoutube

Haşyet ile yaşanası Mükemmellik

Mert Kılıç

Aslında başlık Hz. Muhammed (sas) olabilirdi, ama bu sefer, Mustafa, Ahmed, Mahmud isimlerinin işaret ettiği anlamlar eksik kalırdı. ResuluHU, AbduHU, desek bu sefer ResulULLAH ve yazıda yoğunlaşmayı düşündüğüm AbdULLAH…  Evet belki ALLAH deseydim hiçbir şey eksik kalmazdı, ama bu seferde bazılarımızın öteleyip gereğince içselleştirememe ihtimali açığa çıkacaktı. İyisi mi bu başlık böyle kalsın şimdilik, yazı okununca niyesi anlaşılır umarım…

Devir değişti, dile gelmez şeyler artık çok rahat gelir oldu. Yaşamının da bu rahatlıkla hayata geçmesi temennimiz elbet. Çünkü gerçekte lafızda bazı şeyleri o kadar kolay ve rahat bir şekilde dillendiriyoruz ki, belki de tarih boyunca çok az kişinin dillendirebildiği bu konuların, ne kadar önemli olduğunun farkına varamıyoruz. Mesela en basitlerinden biri ile açalım konuyu…

Zıtlıkların birlenmesi dediğimiz hadise. Her şeyi en mükemmel şekilde yaratan Allah için, iyi-kötü, hayır-şer, said-şaki…vb. ayrımlar olmadığı gibi, bunların birbirine karşı üstünlüğü de yoktur. Hangi kul ne için, neyi açığa çıkartmak için yaratılmışsa, mükemmel kullukla ancak bunu yerine getirmededir ki, bu manada o kuldan Allah’ ın razı olmaması gibi bir durum söz konusu değildir. Allah katında, katil katilliğini yaparak kulluk edecek, Resul resullüğünü yaparak… Kendisinde birimsel varlık kabulü kalmayıp, şirk halinden kurtulmuş her kişi, bu anlamda kul olan kendinden ve kul alemden razıdır, hakikatini gördüğünden. Ondan açığa çıkanlar alt boyutta şer gibi görünse bile. Onun nefsi artık temizlenmiştir. Enfes anlamındaki Nefis gibi yani.

Buralara kadarı zaten hepimiz biliyoruz. Sonrasında ise kişi, tüm varlık verdiği, mevcut dediği her şeyin Hu boyutundan açığa çıkışını bizzat kendi zatından olarak deneyimler. Sonrasında sürekli bu farkındalıkla yaşar ki; Artık O’na yaptığından sual olunmaz. Sual kelimesini bırakalım, manası bile düşmüştür. Bu durumda, bize göre birim olandan açığa çıkanların, her zaman iyi diye tanımladığımız haller olması beklenilemez. Hatta sergilese, belki de eksiklik olarak düşünülebilir normalde.

Ancak gelip görelim ki; Risalet’ in son noktası, hakikat ilminin kaynağı, zati şuhundun zirvesi ResuluHU’ boyutuna, yani Hu’ nun irsaline en kapsamlı şekilde vakıf olan, ResulALLAH’ tan beşeri değerlendirme ile kötü diyebileceğimiz hiçbir şey çıkmamıştır, bildiğimiz kadarıyla…

Doğru yanlış kavramı, ayrımı olmayan bir mahal, niye “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” vahyine maruz kalır ? Ve bu ayet beni ihtiyarlattı diyecek kadar, hassas olarak yaşamına yansıtır. “ResulALLAH’ ta sizin için en mükemmel örnek vardır” hitabı da neyin nesidir ki, siz biz kalmamış için… Niye kendini sınırlasın sadece iyi diye nitelendirilen davranışlarla. Niye hakikati maksimum düzeyde yaşamasın ki ? Varlığın kaynağı Hu boyutu iken, hepsinin aslı hayalken hemde…

Ahhh… AH… Ne yapalım ki, en mükemmel şekilde yaratılan sistem böyle. Her şey aşama, aşama gelişmede… Biz işin hakikati HU boyutudur dediğimizde, gerisi vehimdir dediğimizde Zahir özelliğimizi, zuhuratımızı inkar ediyoruz, yolun ortasını yolun sonu zannediyoruz. Oysa ayet gayet açık şekilde devamında söylüyor, ResulALLAH’ ta kimin için en mükemmel örnek olduğunu… ALLAH’ ı ve sonsuz geleceği umanlar ve ALLAH’ ı çok zikredenler için… Burada bahsettiğim ve yazı boyunca tüm kelimeyi büyük harfler ile yazdığım ALLAH’ tan kast ettiğim; Uluhiyeti itibarı ile Hu boyutundan, Efal boyutuna kadar her boyutu, her boyuttaki birimi ve yine bu birimlerdeki her boyutu kapsayan yönü. Yani daha da açığı sizin tamamen soyutsal anlamda Ben dediğiniz zatınızdan, mana boyutunuz, düşünceleriniz, duygularınız, hissiyatınız, istekleriniz, algılamalarınız…vb sıfatlar ve esmalar ile işaret edilen soyut boyutlarınız ile şu anda en alt bilinçte bile zahir olan fizik bedeniniz ve bununla ortaya koyduğunuz fiillerinizin olduğu tüm boyutlar…

İşte O’nun yüceliği, alemlerin yaratılışına sebep teşkil edilişi, Alemlere Rahmet oluşunun ispatı. Makamı Mahmud’ un sahibi olacak tabi, ortalıkta hitap edip, değerlendirmediği boyut mu kalmış ki ? Oranın sahibi tabi ki de BİR kişi olacak… Neyse hayranlık bir yana, dilim döndüğünce devam edeyim…

Dediğim gibi varlığın aslının hayal olması ve buna bağlı olarakta, tüm kavramların kabullerin düşmesi geriye sadece Zat kabulünün kalması düşüncesi ile böyle bir hiçlik yaşamı ile yetinilirse, asıl eksiklik o zaman olur. Kendini inkar olur, değerlendirmeyiş kendine karşı nankörlük olur. Hiçlik boyutunda yaşıyorum demek bile muhal. Hay sıfatı bile yokki :) Sadece Hu boyutu değil, ne kadar hayalde olsa tüm boyutların tapulu malı olduğunun farkındaydı ResulALLAH… Neden değerlendirmesin ki ? Hu boyutunu da kapsayan, ALLAH isminin de işaret ettiği bir uluhiyet yaşamı varken. İşte ResuluHU ve AbduHU boyutları ile kayda girmeyip, ResulALLAH ve AbdULLAH olarak, hem her boyutu zati müşahede ile değerlendirip, hem de bununla birlikte kul algısı ile her boyutta yaşam ortaya koyarak, en üstten en alta kadar her yerin hakkını en mükemmel şekilde verebilmek nasıl bir şeydir ? Tabiri caizse hem AhadüsSamed, hem B sırrı bir arada olarak her boyutu kuşatan bir yaşam. Ne zaman bunu birazcık anlamaya çalışsam, Sana salat ve selamda aciz kalıyorum ya ResulALLAH, ya AbdULLAH. Bu durumda gayet doğal, çünkü sen varsa, ben de vardır. O zaman acizlikte vardır. BEN’ de ki sen… Ya HabibALLAH…

Şimdi gelelim bana bu düşünceleri anlatan ayetlere… Bilinmez ki; acaba düşünceler mi ayetlerden oluştu, yoksa düşüncelere ayetler destek mi oldu ? Sanırım okuyana göre bu değişecektir. Mert kulluğunu yapsın bakalım…

Evet, ister Hu boyutu, ister Zati boyut denilsin, istersenizde hiçlik yada amaiyet, sonuçta kast ettileri noktada hiçbir  varlık yoktur, söz konusu dahi değildir. Ancak gizli hazinenin bilmeklik ve bilinmekliğini istemesi ile seyr olayının başlaması üzere yaratma ve varlık söz konusudur. Yaratma söz konusu olduğunda ise “Her şeyi çift olarak yarattık. Belki hatırlayıp düşünürsünüz diye.” (Zariyat 49) ayeti söz konusu olur. Artık olayları içselleştirip, sadece zata bağlamayı ve orada kalmayı aşmışsızdır. Varlık kabulünün olmadığı, Ruhullah olan İsevi boyutumuzdan çıkıp, varlığıda inkar edipte perdelenmekten kurtularak, eskilerin Fark makamı dedikleri hale geliriz. Ya da İsa, Muhammed’ e tabi olur başka değişle… Niye fark ? Çünkü çift kavramı varsa, zıtlık başlamıştır, her şey zıttı ile bilinir. Hak ile batıl vardır artık. Furkan suresi ilk ayet; Ne yücedir ki, âlemlere (tüm insanlar) bir uyarıcı olarak, kuluna (AbdiHİ) Furkan’ı (Hakikat ile aslı olmayanı ayırt edici) inzâl etti. İşte artık bundan sonradır ki, İncil’ de ismi Ahmed olan, Nübüvveti sergileyen Muhammed’ e (sas) dönüşmüştür Kuran’ daki ismi ile… Hud 112′ deki “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol, sana tabi olanlarda dosdoğru olsun, taşkınlık yapmayın, O amellerinizi görür” ayetinin her boyutta yaşanması nasibimiz olsun…

Kuran’ daki ayetlerden bahsetmişken birkaç sureye de değinmek istiyorum… Şüphesiz ki tüm yazılar ve ayet yorumlarında olduğu gibi, sonsuz yorumdan sadece 1 tanesini dillendirmek olacak bu. İsabette, şaşmada ALLAH’ tan…

Genel manada, şirk algısından kurtulmuş kişinin içsel hissedişiyle dillendirdiği İhlas suresi sonrasında, felak ile nas sureleri geliyordu. Genel itibarı ile afaki zuhuratla ilgili konulara odaklanan Felak suresi için uruc yollu okumada şöyle demiştik; Allah’ tan yada Ben’ den ayrı olarak yaratılanlar varmış düşüncesi ile, Hakikat güneşinin aydınlatıcılığından mahrumiyet sonucu oluşan, hakikatimi örten karanlıktan, duygusallık, değer yargıları ve şartlanmalar vesileleri ile yapamazsın, edemezsin gibi düğümlerle (bağırsak beyin), sonsuz ve sınırsızın açığa çıkışını, sadece sınırlı fiziksel bir beden kabul etmeme neden olan ve bu sonsuz muhteşem özelliklerime (esmalar) hased ederek, farkındalıkla kullanmamı istemeyenin şerrinden, aydınlatıcılığı ile tüm bu karanlık ve kasveti dağıtacak olan esma özelliklerime sığınırım.

Ardından, genel itibarı ile enfüsi ve içsel hissiyatla ilgili konulara odaklı Nas suresini, yine uruc yollu okuduğumuzda dediğimiz şuydu; Gerek bende yanma ve sıkıntı oluşturmayan, algıladığımı ve müşahede ettiğimi düşündüklerim, gerekse beni içten içe yakan algılayamadığım ve vakıf olamadıklarımdan oluşan ve bana tekrar tekrar yinelemelerle düşük frekanslı sinsi vesvese yayını yaparak, maddesel birimsel bir beden kabulüne düşmeme sebep olanların bu etkilerinden, onları Ben’ den ayrı kabul etmeyip, hatta ve hatta onların hükmedicisi, sahibi ve oluşturup açığa çıkarıcısının bizzat ben olduğum farkındalığına sığınırım. (Ben cini ve insi yalnızca (Esmâ özelliklerimi açığa çıkarmak suretiyle) kulluk etmeleri için yarattım! Zariyat 56)

İşte bu algılamalar ile Teşbih boyutumuza odaklanmış, yorumsuz seyir ile bu algılamadan kopmamaya çalışmıştık. Ancak yukarıda belirmeye çalıştığım şekilde bu aşamadan sonra, tekrar varlığa bir nuzül sözkonusu oluyor Uluhiyeti yaşabilmek üzere. Velilik, Nübüvvet ile genişliyor… Şimdi bu noktadan sonra bahsettiğimiz Uluhiyeti yaşamak üzere varlığa nuzül etmenin okumasını yaparsak, bu seferki okumalarımız şu şekilde olabilir sanki;

Felak : Uluhiyeti yaşamak amacı ile, Amaiyet karanlığını yarıp, aydınlıktaki kesrete yöneliyorum Rububiyete ki, yaratılan halk için hayır ve şer ayrımı olacaktır… Halkın yani çokluğun şerrinden (kesret), gecenin şerrinden (ama hali), düğümleyen kadının şerrinden (kadının düğümleyerek üretim yapıp genişlemeyi engellemesi, yani sadece kesret veya sadece ama haline düğümlenerek uluhiyeti yaşayamama), Hased ettiğinde haset edicinin şerrinden (varlığın aslı hayal nasılsa deyip hor görüp, içine girip yaşamama)…

Nas : Halk edilenler içindeki en özel yere sahip olan İnsanlara nuzul etmenin şekli ve nedenini açılar şekilde; İnsanların Rabbi (Eğiticisi, öğretmeni, yol göstericisi anlamında) olarak nuzül ederim onlara ki, sahipleri/Melikleri olarak sorumluluğumdadırlar… Takip eden ayette ALLAHin Nas değilde, İlahin Nas demesi harika bir incelikki ayrı bir yazı konusudur. Kısacası; ALLAH, hakikati yaşayan birim ile kayıtlı olmadığından, her ne kadar o birim açısından, kendi alemindeki birimlerin sorumluluğu varedişi hasebiyle üzerine olsa da, söz konusu diğer birimler için, Allah sadece bu hakikati yaşayanla sınırlı olamayacağından, burada Tanrısallığa atıfta bulunulmuştur, zannımca…

Sonrasındaki ayetlerde geçen sürekli vesvese üretiminin şerrinden sığınma derken; sadece hakikat bilgisi ile, zıtların birliği düşüncesi ile hareket etmenin sonucunda, Meliki olduğumuz diğer birimlerin vesveselerle kafalarının karışması ve ne yapacaklarını bilemeyip sapıtarak, hakikatlerinden uzaklaşmasına sebep olmaktan kaçınmayı kast ettiğini düşünüyorum. Algılanabilir ve algılanamaz duygu ve düşüncelerle vesveselerle bu şerre sebebiyet vermemek üzere, nübüvvete en güzel şekilde riayet etme durumu diyelim kısaca…

İhlas : Hu dediğimiz boyutun, Uluhiyet anlamında tüm boyutları kapsayan şekildeki ALLAH olarak, BİR olması, Som olup, bir bölümü daha değerli, bir bölümü daha değersiz gibi bölünmelerden münezzeh olmasını anlatıyor. HU esas olup, ondan varlık alemi doğmuş değil, ya da varlık aleminin bir sonucu olarak var olmuş değil. Dışı diye bir şey olmadığından, denklik kurabilmekte muhaldir.

Bu surelerin dışında; “Gerçekten biz İnsan’ ı en güzel bir sûrette yarattık ayetinden önce İncir ve Zeytin’ in (Kesret ve Vahdet) birlikte zikredilmesi de bir işaret değil midir ? Gece, gündüzün bir arada zikredilmesi boşuna mıdır ? Güneş ve Ay…vb. Daha ne diyeyim ki ?

Benim o kadar uğraşarak dakikalarca anlattığımı en güzel şekilde ifade etmiş sahabe, karşılarken Alemlere Rahmeti, Medine’ de. Teala Bedru aleynayı dillendirdiklerinde;

Sen Güneş’ sin, Sen Ay’ sın,
Sen Nur üstüne Nursun,
Sen Süreyya Yıldızısın,
Ey Sevgili, Ey Resul…

(Güneş – Ay: Hem hakikatin kendi/kaynağı, hem onu yansıtan kul. Nur üstüne nur: ResulULLAH – AbdULLAH. Süreyya Yıldızı: Bir tanesi çok zor gözlenebilen 7 yıldızdan oluşan küme. 7 kız kardeşler denir ki, Tasavvufta türlü şekillerde geçen üretken 7 makama karşılık geliyor diye düşünüyorum. Süreyya yıldızı denildiğinde 7 sini de kapsıyor)

Ya ResulULLAH, ya AbdULLAH sana salavat getirmekte yetersizim, bu yazı aslında küllen sana bir salavat ama ne varki bunun hakkını bile veremiyorum. Sen her boyutun hakkını verebildiğinden, senden çıkan Kuran’ da her boyuta hitap edebilmiş. Her boyutta bir sanat eseri olmuş. Edebi olarakta, tını olarakta, zahiri bilimler olarakta, batını ilimler olarakta, aklımıza gelen her boyutta en mükemmel en kemal halde. Yazılısı da böyle, yazılmayanı kainattan ya da nefsinden okunanı da… Bu, bildiğimiz beşer işi olamaz… Tüm övgüler ALLAH’ a ait… Öveniyle, övüleniyle…

Ne mutlu bana ki; bu yazıları okuyan sizlerin üst düzeydeki farkındalıkta olmasa sebebiyle, asıl salavat getirmenin, iman, idrak, irade ve yaşam boyutlarının tümü ile kendimizde mevcut olan risalet ve abdiyet kemalatlarını değerlendirmek olduğunu. Bu boyutumuza yönelişimizin; ana ve baba diye işaret edilen tüm boyutlarımızı feda edebilecek güçte olması gerektiği gibi konuları hatırlatmama gerek kalmıyor…

Şükürdende acizliğimi ifade ederek, selamlarım hepinizi…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>