Sosyal Medyada Tasavvuf

FacebookTwitterRSSYoutube

Dalâletten Çıkış

Mehmet Doğramacı

Mehmet Doğramacı

Vaktiyle medresede kıraat üzerine çalışan ve iki ayrı hocadan talim (Kur’an’ı düzgün okuma) dersi gören genç molla, bir akşam namaz kıldırmak üzere mihraba geçtiğinde farklı tarzları benimsemiş iki hocasını da safta görünce telaşa kapılmış. Hocalardan biri Fatiha’nın sonundaki DÂLLİYN kelimesin DAT harfi ile telaffuz ederken diğeri bunu ZI harfi ile okuyormuş çünkü. “İşte şimdi yandım” demiş molla. “DALLİYN desem ZALLİYN diyen alınır, ZALLİYN desem öteki kırılır. Rabbim yardım et” diyerek tekbir almış ve başlamış Fatihaya.

Tam okurken aklına Nasreddin Hocanın SEN DE HAKLISIN fıkrası gelince, “Hocalarımın ikisinin de gönlü olsun” deyip VELEDDALLİYN kısmını VELEDDA-ZALLİYN diyerek okuyuvermiş… Tabii namaz bu durumda ne oldu, mana ne oldu bilemiyoruz artık.

İşimiz fıkra ve kıssa değil elbet. Ramazanın son dönemecine girdiğimiz en bereketli günlerde açmaya çalışacağımız zor konuya yumuşak bir geçiş olsun diye Kur’an Kurslarında anlatılan bu kıssayı naklediverdik.

Kur’an’dan hesaba çekileceğimiz tarafın harflerin hakkını vermek yada tecvidle okumak olduğuna inanmadığımız için Münker- Nekirin “Veladdalliyni datla mı yoksa zı ile mi okudun?” diye soru yönelteceğini de sanmıyoruz.

Ne var ki; Allah Sistemini açıklayan Yüce Kitabımızı ne kadar anladığımız ve nasıl yaşadığımız konusunda hesaba çekileceğimiz muhakkak. Pardon, düzeltiyorum, her an bu hesap vermedeyiz; algımızın kör yada aydınlık oluşu, yaşamımızın azap yada huzur olması cihetiyle…

Evet, konumuz Kur’an kavramlarından DÂLL- DALALET.

Beyin denen organın zaafı mı yoksa hüneri mi desek bilemiyorum ama yeni gelen bir bilgi karşısında ilk planda eski bilginin devreye girmesi hemen hemen hepimizde yaşanan beşeri bir mekanizma. Dalalet kavramı geçince de aklımıza; “Sapıklık”,”Yoldan Çıkmışlık”, ”Şaşkınlıktan Önünü Görememe” vb  klasik- bildik tanımlar geliyor.

Bireysel anlamda belki bir parça affedilebilir ama bu yaklaşımın nakle dayalı geleneksel Kur’an çalışmalarına da sirayet etmiş olması, İlahi Kelamı değerlendirme ve yansıtma noktasında nasıl bir vebal getirir, işte orası epeyce derin düşünülesi…

Meal ve Tefsirleri tetkik ettiğimizde DÂLL- DALALET kavramına verilen anlamın SAPIKLIK- YOLDAN ÇIKMA şeklinde yorumlandığını görüyoruz. Fatihada geçen VELADDALLİYNe YOLDAN SAPANLAR anlamını veren alimlerimiz nedense iş DUHA SURESİnin 8. ayetine gelince burada geçen DÂLLEN kelimesine SAPIK- YOLDAN ÇIKMIŞ anlamı vermekten itina ile kaçınmışlar, farklı anlamları tercih etmişlerdir. Çünkü burada DÂLLEN diye içinde bulunduğu hali anlatılan; Allah Rasülü Muhammed Mustafa (sav) dir!… İşin ucu Efendimize dokununca Kur’an boyunca DÂLL kavramına verilen SAPIK anlamından çark edildiği, YOL BİLMEZ, ŞAŞIRMIŞ anlamlarının yeğlendiği açıkça görülür.

http://kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp?sure=93&ayet=7

Hemen soralım o zaman;
- Kur’an, belli  bir kavramı bir surede farklı diğerinde daha farklı mı kullanır? Böyle bir durum söz konusu olabilir mi?…

Kesinlikle hayır!… Kur’an için böyle bir durum söz konusu değildir. Böylesi bir anlam geçişini Kur’an için düşünmek; kaos demektir. Allah Rasülünün en büyük mucizesinde kaosa yer yoktur.
Şimdi de ikinci soruyu soralım:
- Evrenin, Nurundan yaratıldığı, Alemlerin Efendisi Muhammed Mustafa (sav), Vahyin kesintiye uğradığı süreçte, yada ilk vahiy kendisine gelene kadar geçen 39 yıllık süreçte, DÂLL- DALALET yani SAPIKLIK yada YOLUNU ŞAŞIRMIŞLIK içinde miydi?…

Buna en cahil müslümanın dahi “Hâşâ öyle bir şey olması şöyle dursun aklımıza dahi getiremeyiz” diyeceği muhakkaktır!… Çünkü Alemlerin Efendisinin daha çocuk yaşlarda üstün bir yaşam ve düşünce noktasında olduğuna dair sayısız emareler görülmüştür. O halde karşımızda duran problemin içinden nasıl çıkacağız?..

“Dall” kelimesine “sapık”, “yoldan çıkmış” anlamı vermenin bu durumda geçersiz bir okuma ve yorum olduğu net biçimde görülüyor.

- İyi ama işin hakikati ne? Ve nasıl okuyacağız?

Bir kere öncelikle şunu hatırdan çıkarmayalım ki, Kur’an’da geçen ikili anlatımlar; sanıldığı gibi iki ayrı durumu yada karşılıklı iki olayı değil; tek bir vakıanın aşamalarını, süreçlerini ifade sadedinde kullanılmıştır!

Yani Duha Suresinde geçen “VEVECEDEKE DÂLLEN FEHED” hitabında, sanıldığı gibi RASULULLAH’IN BİR DALALET DÖNEMİ, BİR DE HİDAYET DÖNEMİ OLDU iması değildir söylenmek istenen. Bunu Rasülullah için düşünmenin zaten muhal olduğunu zikrettik yukarıda. O halde Dâll kelimesini TEK BİR BİLİNÇTE YAŞANAN HALİN AÇIĞA ÇIKMA AŞAMALARI ekseninde ele alarak değerlendirmeye çalışmak durumundayız. Böylesi bir değerlendirme, olayı kendimizde nasıl yorumlamamız gerektiğinin de yolunu açacak inşallah.

Kur’an’ın kıssalar, misaller, mecazlar ile TEK BİR İNSANIN YAŞAM TRENDİNİ anlattığını biliyoruz artık. Bu nedenle her ikili anlatımı da “Tek Bir Yapıda Yaşanan Haller” diye ele alacağız.

Dalalet kavramına Ehlinin getirdiği yaklaşımları gözden geçirelim.
-    Dalâlet, hidâyetin zıddı olarak varolmayıp; hidâyetin açığa çıkmaması hâlinin adıdır. Varlıkta asıl, Allah isimlerinin işaret ettiği mânâlardır.. Bu isimlerin işaret ettiği mânâların ise zıtları varolmayıp, esas olarak bilinen ismin mânâsının açığa çıkmaması dolayısıyla algılanan o durum “zıt” diye düşünülür.
-    DUHA 7-) Ve vecedeke daallen feheda;
Seni dall (Zâtî hakikatini bilmeyen) bulup da hakikate erdirmedi mi?
-    Kişinin terkibinde mevcut hidayet kapasitesinin henüz açılmamış hali Dall diye anlatılmış.
-    Hakikati yaşama arzusu ve arayışı içinde olmak.
-    İşin orijinini hakikatini anlayıp yaşayamaz bir halde olmak.
-    Kendi Hakikatindeki Allah’ı Görememek!


Allah’ta zıtlık yoktur! Zıtlık göze göredir ve filler aleminde öyle algılanır. Çok açık ifade edildiği üzere Dalalet demek ki; kendi başına varlığı olan bir durum değil, Hidayetin henüz açığa çıkmamış halidir. Kişinin hakikatini fark etmesine rağmen, gereğini ortaya koyamaması halidir. Bu nedenle Efendimizin çektiği sıkıntı; bizim kısıtlı algımızla düşündüğümüz gibi yolunu bulamama yada çaresizlik hissetme değildir.

Tabiri caizse çekilen; sadece bir doğum sancısıdır!…  Doğum süreçlerinde onca rahatsızlığa katlanan anne nasıl ki; bir evlat dünyaya getirecek olmanın sevincini yaşamak üzere bunları çektiğinin bilinçli huzuru içinde ise; Efendimiz de kendinden doğacak yüksek idrak ve açılımın bir şekilde yaşamına geçeceğini bilerek bu süreci yaşamıştır.

- Peki ama, bu süreçte kendini kayalıklardan atmayı düşünecek kadar bunalması niye, sorusunu da sorabilir süreci bilenler.

Olayın şuurda hissedilişi ile bedene yansımasını karıştırmamak gerek!..  “Hem sancı çekilsin hem de sancılanan inlemesin” demek ne derece abes ise, “O halde kayalıklardan atmayı düşünecek kadar niye bunaldı?” demek de abestir. Şuur ne hissederse hissetsin, beden doğal tepkisini verecektir olaylara. Ama aslolan şuurda olaya ne anlam biçildiğidir. Şuurda biçilen anlam beden ne yaşarsa yaşasın kişiye ya cennet yaşatır yada cehennem. Bütün sır; şuurda ne ad vererek olayı karşıladığınızda düğümlüdür.

***
Buraya kadar Dâll kavramı çerçevesinde kelimeye verilen anlamı, Rasülullah’ın yaşadığı süreçleri de düşünerek çözümlemeye çalıştık. Alemlerin Efendisinin ne yaşadığı üzerine uzun tahlillere girişmek çapımızı aşar.

Asıl sorgulamamız gereken;
- Dâll kavramına Ehli tarafından bu şekil bir açılım getirilmesi, bize neyi fark ettirmek için acaba?.. Dalalet içinde olmak; kimleri tarif eder; sapık dediğimiz, yanlış yaşıyor dediğimiz dışarıda birilerini mi, yoksa daha özde bir manayı mı?…

Ehlinin Duha Suresinde Dâll’e verdiği anlam: “Zati Hakikatini Bilememek!” “Hidayet potansiyelinin henüz ortaya çıkmadığı dönem.”  “İşin orijinini hakikatini anlayıp yaşayamaz bir halde olmak.”

Tüm bunları birleştirdiğimizde şöyle toparlamak mümkün:
“Varlıkta Allah’tan gayrısı yok, birimler yok sadece O var” diye ezber bilgilerle konuşan bizler değil miyiz?.. Tasavvufu okumaya çalışan, merak eden, kendini ve sistemi tanımaya çalışanlar?… Bizleriz.

Peki, biz “Varlıkta Allah’tan gayrısı yok” gerçeğini bilmemize rağmen yaşamını ortaya koyabildik mi?…  “Ahh bütün derdimiz bu zaten, onun yaşamına geçsek veli olurduk” diyorsunuz belki…  Yaşamına geçemediğimiz belli değil mi?… Hakikati yaşama arzusu ve arayışı içindeyiz ama değil mi?…  Buna da evet…

Ne çıktı şimdi dostlar? Baştan beri tahlile giriştiğimiz DALÂLET tanımları kimi tarif ediyor?
Haydi acı gerçeği cesur biçimde itiraf edelim: BİZİ !…

Yaaaa!… “Ehli Kitap dalalette”, yok “Dini yaşamayan dalalette”, yok “Ahlak yoksunları dalalette” gibi eski bilgilerle topu taca atmayacağız değil mi?… Atamayız, çünkü gerçek bütün çıplaklığı ile itiraz edilemeyecek tarzda önümüze geldi…

***
“Eh, şu Ramazan günü hepimizi Dalalet Ehli yaptın ya, aşk olsun” diyenlerin sevimli sitemlerini de hissedebiliyorum. Üzülmeyin, kendimi hariç tutsam, kızmakta haklısınız ama maalesef netice bu!…

Çözüm yok mu?!… Hiç olmaz mı?… Zaten bu halin bir “hidayet gebeliği” olduğunu söylerken müjdeyi vermedik mi? Çözüm de içinde, diye ima etmiş olmadık mı?..

Çözümsüz hiçbir şey yok Allah Sisteminde. KÖPRÜDEN ÖNCE SON ÇIKIŞLARIN HİÇ TÜKENMEDİĞİ TEK YOL; İSLAMDIR!… Çünkü DUA gibi paha biçilmez bir mekanizma verilmiştir insana, insanlığını fark etmek ve yaşamak isteyen mümine…

Biraz Rasülullah’ın hayatı, biraz ayet ve hadislerle DALÂLETTEN ÇIKIŞIN NASIL KOLAYLAŞACAĞINI da haftaya konuşalım nasipse…

Selam Olsun, Özüne Dönenlere!…
Selam Olsun, Özünü Arayanları hiç ama hiç yalnız bırakmayan Allah Ehline!…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>