Translate





Yazıların E-postanıza Gelmesini İstermisiniz ?
Lütfen E-Postanızı girin..

Destekleyen FeedBurner




Add to Google Reader or Homepage

Subscribe in NewsGator Online

Add to My AOL


Add to Technorati Favorites

Bir İstanbul Macerası

Hakan TÜRKMEN

Hakan TÜRKMEN

Koca şehrin alabildiğine uzanan binalarının arasından denize doğru iniyordu… Boğaz git gide yaklaşıyordu… Yazdan kalma bir günün keyfini çıkarıyordu şehirliler…

Ne kadar da çok insan vardı İstanbul’da…

Farklı düşünceler, farklı karakterler… Hepsi farklı farklıydı… Tüm bu farklılıkları içinde barındırıyordu İstanbul… Şehrin büyüklüğünü düşünürken “ ‘Şekle bağımlı olmak’ demek ‘mânâyı anlayamamak’ anlamına da gelir! ” sözü aydınlandı zihninde… Şu çarşaflı, bu cübbeli, şu mini etekli, bu kumaş pantolonlu, şu kot giymiş, bu eşarp takmış ama kolları açık, gibi şeylere uzun zaman önce vedâ etmesine rağmen yine de türlü türlü şartlanmaların etkisinde kalabiliyordu… Çünkü onlar, horlansın diye değil, bambaşka bir şey için vardı… Fakat neydi o bambaşka şey, şu anda bilemiyordu… Fakat ÖZ’DE BİRİZ gerçeğine en büyük engellerden birinin şartlanmalar olduğunu adı gibi biliyordu…

İnsanların çok büyük çoğunluğu tarafından “gerçek” kabul edilen şeylerin sorgulanması gerekiyordu… Daha sonra da ulaşılan verilere göre hareket edilirdi…

Etraf putuna tapmayı tamâmen bırakması gerekiyordu…. Hayallerle ördüğü kozasının ummadığı bir anda delinmesini göze alamazdı… Eğer bir koza delinecekse o da kozanın içindeki tarafından yapılmalıydı…
Şehre gelmesinin birçok sebebi vardı…. Akraba ziyâreti, dost ziyâreti, gezmek vs… Fakat ikindiden sonra yapacakları sohbet, günün gülüydü…

Sohbetten önce yurt dışından gelen beyefendiyle buluştular… Hasret giderdikten sonra karınlarının acıktığını hissettiler…. Bir lokantaya girmeye karar verdiler… Uzun zamandır iskender yemeyen ve turist denilebilecek kadar yurt dışında kalan beyefendiyle uygun bir yere oturmuşlardı… Gelen garsona yemek sipârişlerini verdiler… Bir porsiyon iskenderdi istedikleri. Yemekler gelene kadar bu buluşmanın çok güzel geçtiğinden ve buluşmadan memnun olduklarından bahsettiler…

Ego ispâtı kokmayan ve bilgi ile tecrübe paylaşımından ibâret olan bu gibi paylaşımları çok severdi… Vaktin nasıl geçtiğini bilmez, sona gelindiğinde ise zorla kalkardı oturduğu yerden…

Küçük tabağa sıkıştırılmış vaziyette gelen iskenderler, içecekle beraber kısa bir sürede midelere inmişti… “Masadan ne zaman kalkalım” diye konuşurlarken ezan okunmaya başladı… Aşağıya inip hesâbı ödediler… “Çay ikrâmımız var” diyen garsona bizimkinin yanındaki beyefendi çaya kalamayacaklarını belirtti ve ardından da eğlenceli birine benzeyen garsona esprili bir tarzda “borcun olsun” deyiverdi… Bu teklife biraz da kendinden emin bir tarzda  “Ben borçla yaşamam, kimseden borç almam, kimseye borçlu olmam!..” diyerek cevap verdi garson…

“Söylediklerine dikkat etmeyen, eğer iman sahibiyse o söylediklerini yalar!”

Lokantadan çıkıp câmiye doğru yürüdüler…

Câminin şadırvanında abdestlerini aldıktan sonra namazı kılmak için insanların her mevsim akın akın geldikleri Eyüp Sultan’a girdiler… Sünneti kıldılar ve farz için imama uydular… Namazda okuduklarını düşünmeyi âdet edindiği için imamın arkasında bir şey okumazken ne yapılması gerektiğini düşünüyordu bu sıralar, “bakalım neler çıkacak” diye kendi kendine hafifçe tebessüm ettikten sonra güzel nağmelerle müezzinlik yapanın “Alâ resûlünâ salavât” demesini duyup câminin havlusuna çıktılar… Birâz bekledikten sonra buluşacakları âbiyi de biraz araadan sonra nihâyet buldular… O herkesin gittiği yönün tersine doğru yürüdü ve kendileri de O’nu tâkip etti… İngiltere’nin mat görünümünü andıran sokaktan geçtikten sonra soldaki güzel mekâna girdiler…

Çaylar geldi ve sohbete başlandı…

Hal-hatırdan sonra “bühl”den söz açıldı…Neydi bu “bühl”? Uzun süredir kafasını kurcalıyordu “bühl” konusu. Her zamanki gibi araştırmak yerine, “kendi kendine çıksın ne çıkacaksa” demişti… Bunu pek yapmazdı fakat bu seferlik böyle olmuştu…

“Bühl”, anlatıldığına göre “saf kişi” demekti! Kişinin îmânı var fakat bu îmandan haberi yok!

Yaşayışı îmana göre fakat “bühl”ün tefekkür yönü hiç yok!

“Bühl” dediğimiz insan, eğer müslümanların yaşadığı yerdeyse ezan okunur okunmaz namaza koşan, başına dertler geldiğinde tevekküle sarılan kişilerdir!

Eğer müslüman olmayanların yanındaysa ibâdet denilen şeyleri yapmamasına rağmen hayata bakışı ve yaşayışı “muhammedî”ydir!

“ ‘Bühl’ kavramını çok iyi düşünmek gerekir! ‘Bühl’, kimliğinde müslüman yazanlardan çıkacaktır diye ayet yoktur, hadis yoktur! Lütfen ŞARTLANMALARını gör artık! Japonya’da doğmuş, orada yaşayan fakat senden daha çok MUHAMMEDÎ olan ve kimliğinde ‘DİNİ = İSLAM’ yazmayan birileri mutlaka vârdır!” sözünden çok etkilenmişti. Bunu daha önceden de biliyordu fakat şimdi o bilgi farklı geldi gözüne.

Kendisi ne namaz vakti girince hemen namaza koşanlardandı ne de köydeki hanım teyzeler, yaşlı amcalar gibi başına gelen olaylara ânında tevekkülle panzehir olabiliyordu!

Bunları düşünmek kendisini üzmüştü fakat bunlar gerçekler olduğu için onlardan kaçmak yerine bu gerçeklerin üstüne gitmesi O’nun hayat anlayışının bir parçasıydı veyâ böyle olmalıydı!

Kendisi müslümanlar içinde yaşıyordu fakat “müslümanların içinde yaşıyorum” da bir uydurmaydı! Çünkü müslüman = “kimliğinde İSLAM yazan kişi ” anlamına gelmiyordu, bunu çok iyi biliyordu!

Belki de çevresi ne müslüman ne de mü’mindi, bu, koskoca bir hayaldi belki de!

Ve belki de çok sisli görünmesine rağmen çevresi müslüman amelleriyle meşgul olan fakat îman sahibi olmayan kişilerden oluşuyordu! Bunu ancak Allah bilebilirdi! En iyisi “çevre yerine kendine bak” uyarısını hatırlamak ve kendine çeki düzen vermeye çalışmaktı.

Sohbetin sonlarına doğru “vehmin zulmeti” ve “vehim nûru”nu konuştular…

“Zevk ve hazza yer yoktur VEHİM NÛRUnda! İşte bu yüzden çok çok özel insanlara MENTAL HAYVANIN ZEVK ALDIĞI HER ŞEYi terk ettirirler!”

Vehmin zulmetinden bahsederlerken, zulmetten kurtulan ve nûru açığa çıkaranların samîmi olanlar olduğunu konuşmuşlardı…

Fakat “samîmiyet” neydi? Verilen görevi başarıyla tamamlamak değildi “samîmiyet”! Görevi, sopa korkusu veyâ havuç beklentisi için yapmakta değildi “samîmiyet”!

‘Samimiyet’ demek ‘karşılıksız’ demektir! Bunu anlayabilmişti ancak…

Güzelim  sohbet istemeye istemeye de olsa bitiverdi…

Hepsiyle de vedâlaştı…

Abdest aldıktan sonra namazını kılıp cebinden müzik çaları çıkardı. Kulağındaki müzikle akrabalarının semtine giden otobüse bindi… Trafiği izleyerek gelmişti evin yakınlarına… On dakikalık yürüyüş mesafesinde bıraktı otobüs… Eve doğru gelirken bir internet kafeye girmek geldi aklına… Birkaç gündür girmiyordu nete… E-postasındaki iletilerin birikmesi bazen hiç hoş olmuyordu… Birikmeden kontrol etmek güzel olur düşüncesiyle kaldırımın yanındaki kafeyi gördü… Kapıyı ittirdi ve alt kattaki bilgisayarların yanına indi. Bir tânesine oturduktan sonra iletilerine baktı… Zamânını pek almadı bu iş…

Dostlara iki mesaj yazmak geldi aklına… İlki şöyleydi: “ Evlerde tuvalet vardır, olmak zorundadır fakat hiç kimse tuvalette uyuyamaz ve bunu hiç kimse de tavsiye etmez! Geneleve vaaz vermeye giden Mevlânâ mı sizin Mevlânâ’nız?! Yoksa başı önünde, sözler söyleyen hayat dışı biri mi? ”

Öğrendiği şeyleri uygulamak, paylaşmak için onları hep hatırında tutmaya çalışırdı… İkindiden sonraki sohbette yeni şeyler yoktu fakat nedense yepyeni bilgilerle karşılaşmıştı sanki!.. Beyin aynı şeyleri farklı yollardan alınca daha etkili oluyor gâliba diye düşündü…

O sohbette ülkenin gündeminde olan bir konu da açılmıştı… Etrâfın empoze ettiği “iyi” ve “kötü”den sıyrılarak gerçek “iyi” ve “kötü”yü derin derin düşünmeden hiç bir olay hakkında gelişigüzel yorum yapmamak gerektiğini kendi kapasitesince anlamıştı… Çünkü “kötü” denilenler belki de “iyi”ydi fakat anlayış yetersizliği yüzünden, olayların arkasını görememek yüzünden  bâzı şeyler “iyi” değil diye düşünüyordu… Halbuki insan, iyi bildiğini yapmalı fakat iyiyi put edinmemeliydi… Böyle bir bakış açısı yeryüzündeki kaç insana nasip olurdu bilinmez fakat bu bakış açısının binlerce dilde dolandığını çok iyi biliyordu!

Dostlarına gönderdiği mesajlardan ikincisi de şöyleydi: “Yaşanmayan ilim sâdece hoşça vakit geçirtir, ama nerede? Bu soruya yaşayışıyla cevap veren kurtulur!”

İlmin laklağının ancak dünyadayken yapılacağını ve laklakla harcanan ilmin ancak dünyadaki vaktin hoşça geçmesine sebep olacağını düşündüğü için “Yaşanmayan ilim sâdece hoşça vakit geçirtir!” gerçeğine “Ama nerede?” sorusunu da eklemişti! İnsanlar üstün körü de okusalar, didik didik de okusalar O’nun için önemli olan paylaşmaktı! Gerisi önemli değildi! Anlatılanlar birisine illâ ki bir şeyler katardı… Zâten gerisini önemserse “sebepleri tanrı yapmak bataklığı”na düşebilirdi…
Netten çıktı… Eve doğru yürüdü… Evi bulmak zor olmadı…

Gönülleri hoş ettikten sonra müsâde istedi…

Otogara gelip bilet aldı… On dakîka vardı otobüsün kalkmasına… Soğuk bir su aldıktan sonra dergi ve kitapların olduğu tarafa doğru yöneldi… Bir kitap çıktı karşısına… Bu kitabı daha önce okumuştu fakat satın almamıştı… Cebindeki son parayı da bu kitaba verdikten sonra otobüsüne geri döndü… İkram başlayana kadar kitaptan okuyabildiği kadar okudu… “Ne içersiniz” sorusunu soran muavinden kahve istedi… Sıcak su geldikten sonra kahveyi hazırladı ve kahveyi yudumlarken kitapta okuduğu şu cümleyi düşündü: “Başkalarına bomboş gözüken çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz!..”

Kahveyi bitirdikten sonra çöpleri kutuya koydu ve kafasını koltuğa yasladıktan sonra gözleri yavaşça kapandı. Uyumuştu.

“Tedbir kahvesiydi” fakat “takdir uykuydu”. Tedbir de takdirdendi.

Gözünü açtığında otobüs yolculuğunun sonuna geldiğini anladı. Eşyâlarını aldıktan sonra otobüsten indi… Elindekilerle evine doğru yola çıktı… Uyumadan önce düşündüğü söz aklına geldi…

“Başkalarına bomboş gözüken çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz!..”

Yürüdüğü çöl ayağının bastığı yerdi, ta kendisiydi… İlim, ayak bastığı dünyada yaşanacak bir şeydi. İlmin rüyâlarda veyâ hayallerde yaşanacak bir şey olmadığını, kuyruğuna basıldığında gâyet iyi anlıyordu…
Kuyruk acılarını göze alarak “Allâh’ım bu gelişimde de laklaktan sana sığınırım” duâsıyla evine girdi… Koca şehrin alabildiğine uzanan binâları geride kaldı…

13 yorum alan yazıBir İstanbul Macerası

  • özdem kesen

    teşekkürler hakan kardeş.

  • Seher Göçmez(Aşk' Şebnem)

    Son parağraflar beni çok etkiledi kendimi buldum adeta. Teşekkür ederim.

  • Bizi düşünmeye sevk eden yazıların için teşekkür ederim.

  • yakup

    (Allâh’ım bu gelişimde de laklaktan sana sığınırım )payımıza düşenlerle yanımıza düşenler bu yol yokuş galiba paylaşırsak belki yükümüz hafifler tşkrler.

  • Hâkan

    Rica ederim… Ben de teşekkür ederim…

  • ilhan

    çok teşekkürler size inşallah devamını bekliyoruz..

  • karakoyun

    SELAM!

    “Eğer müslüman olmayanların yanındaysa ibâdet denilen şeyleri yapmamasına rağmen hayata bakışı ve yaşayışı “muhammedî”ydir!”

    Muhammedî olmak, Muhammed Mustafa(sav)Efendimiz’in öğrettiklerini yaşamadan olur mu? Adı üstünde “Muhammed”îî. Onun öğrettikleriyle meşgul olmayan birine O’nun idrakı O’nun meşrebi açılır mı? bilemiyorum… ehline sormak lazım… ama bırakın bühl denilen kişiyi, birine hakikat bilgisi ulaşmış olsa bile, amel yoksa, İsevi’likten öteye geçemez diye öğrendim..

    Müslümanım diyenlerin içinde, salatla oruçla meşgul olup da Musa kavminin mentalitesinde olanlar var.
    Müslümanım diyenlerin içinde İsa kavminin mantalitesi içinde olanlar da var. Ama Muhammedî başka birşey sanırım… Allahualem…

    AEO

  • zeynep aslan

    Allah razı olsun hakan kardeşim gönlüne emeğine sağlık…

  • elif asya

    SELAM

  • Kamilsen

    Sence sen samimi misin? Yani Allah’ı tanıma konusunda. Yani tasavvuf isini ego tatmini için kullanmadığın konusunda… Tabiki bu soruların cevabı yalnızca seni ilgilendirir. Eğer hakkaten samimiysen ne mutlu… Birkac soz yazmışsınız yukarda. Güzel sözler. Benim önemsediğim sözlerden biri de şu; Bilen söylemez, söyleyen bilmez…

  • Hâkan TÜRKMEN

    KAMİLSEN isimli yorum yapan kişi…
    Size faydalı olduysa buradaki anlatılanları alırsınız ve değerlendirirsiniz… Yok, faydalı olmadıysa gidip başka şeyleri okursunuz… Hiçbir şey de okumayabilirsiniz, orası da sizin bileceğiniz bir şey…

    Dileyen burada yayınlana bir kaç yazıyı okuyor ve teşekkür ediyor, ardımızdan bir fâtiha okurlarsa benim için en büyük ödül olur.. Dileyen de dilediği diğer şeyleri yapıyor… Ve onları da hiçbir şekilde suçlayamayız… O kadar çok insanla uğraşıyoruz ki… Allah’ın o kadar murâd ettiği şey var ki… Kimisini görüyoruz ve seyretmeye çalışıyoruz; kimisini de göremiyoruz ve isyan etmemek için yardım diliyoruz…

    Allah, her birimize kendi râzı olacağı amelleri kolaylaştırsın… Rol verici O, bize râzı olacağı roller vermezse mahvoluruz…

    Benim samimi olup olmamam SİSTEM GEREĞİNCE beni ilgilendirir… Sizi ilgilendiren şey de sizin kendi samimiyetinizdir… İnşallah samîmisinizdir ve bu yazdığınız şeyleri ara sıra kendinizi de soruyorsunuzdur… Ama beni de düşünmüşsünüz ve bunları bana da soruyorusunuz… Çok güzel bir şey değil mi?! Hz. Ömer birisini tutmuş “Bana her gün ölüm var.” der misin diye sormuş… Hz. Ömer’in saçlarından bir tanesi beyazlayana kadar o kişi her gün “Ölüm var Yâ Ömer” demiş…

    Siz benden çok daha iyi bilirsiiz ama birbirimizi eleştirmeyi bırakmamız lazım… Üstad bunu söyleyip duruyor… Her birimiz yaptıklarımızın sonuçlarını yaşıyoruz zaten… Bir de birbirimizle uğraşıpta hiçbir faydası olmayan tenkid işlerine burnumuzu neden sokalım?!…

    Ben kötüysem, kötü olan benim ve bunun size hiç zararı yok…
    Ama ben iyiysem de ben iyiyim, bunun da size hiçbir faydası yok…
    Yine de olaya güzel tarafından bakmaya çalışmak lazım… Diğer tarafı zaten çok kolay… Herkes kınamayı iyi beceriyor ama önemli olan zor olanı yapmak… Sonuçta benim kendi geleceğimi ilgilendiren bir konuyu düşünmüşsünüz ve “Kendine gel, samîmi ol” demişsiniz… Bu güzel bir uyarıydı… Teşekkür ederim…

  • Kamile

    Bilen lütfen söylesin de, bilmesi gereken bilsin.

  • Türkmen

    “DİLLENDİRMEK” denilen bir şey var. “Kişi yaşadığı HÂLi dillendirir.” şeklinde anlatılır.

    DİLLENDİRMEK: YAŞANILAN HÂLİ KELİMELERE DÖKMEKtir.

    Yaşadığını anlatana KÂL EHLİ denir.

    Yaşamadığını anlatana da LAK LAK EHLİ denir.

    Mâneviyat ehlinin kitap yazması, konuşması onların KÂL EHLİ olduğunu gösterir!?. Yâni HÂLini DİLLENDİRENe KÂL EHLİ denilir!.

    HÂL EHLİ, olayı elbette KÂLe indirgemek zorundadır. Zâten onlardan da böyle bir şey bekleriz. Ki orada bahsedilen mâna ile hallenmek bize de nasip olsun.

    Fakat dikkat etmemiz gereken çok önemli bir şey daha var.

    Nasıl ki bir depremi yaşamak ile o depremin ardından depremi yaşamayanlara yaşadığını anlatmak arasında dağlar kadar fark vardır, aynı şekilde mâneviyat ehlinin bir şeyleri yaşaması ile o yaşadıklarını anlatması arasında da o kadar, belki de daha fazla fark vardır.

    Sorgulayalım’da şöyle denilmişti: http://www.ahmedhulusi.org/yazi/sorgulama.htm

    {{Çeşitli isim ve sıfatlarla anlatılan olayları, genelde yaptığımız gibi, bu isim ve sıfatların anlamından yola çıkarak deşifre etmeye kalkarsak bu çok çetrefilli bir yoldur ve olayın gerçeğine isabet etmemiz de hayli güçtür!.. Çünkü kelimeler yaşanılanı anlatmada hayli yetersizdir. Bu yetersizlik dolayısıyla da kelimelerden gerçeğe ermek hayli zor olur.

    Bunun misâlini şöyle vereyim. Bir rüya görürsünüz ve o süreçte neler yaşarsınız hissedersiniz. Ancak uyanıp da bunu bir başkasına anlatmaya kalktığınızda rüyada görüp yaşadıklarınızı ne oranda karşınızdakine aktarabilirsiniz kelimelerle!?

    İşte rasuller ve nebiler de bilinç boyutu algılamasında, zaman zaman vizyonlarla da desteklenen bir biçimde, pek çok şey algılar ve yaşarlar; ama ne çare ki bunları kelimelere dönüştürerek karşılarındakilere anlatmak durumunda kaldıklarında son derece yetersiz kalırlar anlatımda.

    Bu sebepledir ki, bize böyle bir kelimesel bilgi ulaştığında, acaba yaşanılan neydi ki bu kelimelerle bize aktarılmaya çalışıldı diye düşünmek, konuya nüfuz edebilmek için son derece yararlı bir yoldur.

    Buna karşılık, “yaşanılan neydi” deyip onu algılamaya çalışarak, “hâlden kâle gelmek” gerçekten çok kısa ve net bir yoldur.

    Kelimeler ise insanın hissedip yaşadıklarını anlatmada çok yetersiz ve zayıftır.}}

    Gerçeği deşifre etmek ve gerçeğe ulaşmak hepimize kolaylaşsın.

    Sevgilerimle.

Cevap Yazın

 

 

 

Bu etiketleri kullanabilirsiniz

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>