Lütfi Filiz – Noktanın Sonsuzluğu 1-2-3-4

Alem ancak ilimle anlaşılabilir. İlim arttıkça da âlemler değişir ve çoğalır. İşte biz bu ayrı ayrı âlemleri süratle bir noktada toplayabildiğimizde insan oluruz.

. . .

Âhiret âlemi diye bahsedilen insanın düşünceleridir ve kişi bu âlemde hangi düşüncelerle yaşıyorsa gittiği âlemde de o düşüncelerle yaşayacaktır.

. . .

Kâinat bir noktadan ibaret iken kalem bu noktayı uzatıp harfleri, o harflerden kelimeleri yazmıştır. Her kelimeye birer isim, her isme de ayrı bir huy verildiği için dağdağalar çoğalmıştır. Eğer insan cümleyi bir noktada toplayabilirse geriye ne kâinat, ne de onun dağdağaları kalır.

Her şeyin bir başlangıcı, bir de sonu vardır. Eğer bu başlangıç ve son aynı noktada birleşiyorsa o birleşme noktası esas, gerisi teferruattır. Kâinat da bu kuralın dışında değildir. Onun da bir başlangıcı vardır. İşte “Nokta-yı Kübra” diye kabul edilen o başlangıç noktasına “Allah” denir.


Allah, zatı itibariyle; kendinden başka bir şey olmayan, kendisinde dolduracak boşluk bulunmayan, her ne düşünürse kendinde mevcut ve müstehlik olan, kendinden kendine: “O gün mülkün sahibi kimdir”  <40-16> diye sorulduğunda, kendinden başkası bulunmadığından yine kendi: “ Her şey Allah’ın hükmü altında kahrolmuştur ” <40-16> nidasıyla varlığını kendinde toplayan mertebedir. Bu mertebede Allah’ı Allah’tan başka bilen yoktur.


Allah’ın kâinatı ve insanı yaratmasının nedeni, bilinmek istemesidir. Kâinat, bir sıfattan, yani bir elbiseden ibaret olduğu için, Allah’ı bilemez. Onda dağınık olarak bulunan akıl, zâtî olarak lâtif olan insanda toplanmış ve insan bu akılla hem kâinatı, hem kendini, hem de Allah’ı bilmiştir. Kur´an’daki “ Biz âyetlerimizi enfüste ve âfakta gösteririz ki, onların Hakk olduğunu açıkça görüp anlayabilesiniz ” <41-53> âyeti buna işarettir.


Kur´an’da geçen Hazret-i İbrahim kıssasında onun, “ İnanıyorum, ama kalbim mutmain olsun istiyorum ” <2-260> deyişi ve bunun arkasından cereyan eden olaylar, yani dört kuşun dörder parçaya bölünüp, tekrar birleştirilmesi olayı; keza Firavun ile Hazret-i Musa arasındaki Nil’i ters akıtma konusundaki iddiada, Firavun’un sabaha kadar ağlayarak: “ Ey Musa’nın Allah’ı bana yardım et, beni teb’amın yanında mahcup etme” şeklindeki duasını duyup, kabul ederek ona Hazret-i Musa karşısında geçici bir üstünlük vermiş olması, O’nun varlığının ve kullarını işittiğinin delilleridir.

Son olayda pek çok incelik vardır. Bunların başında da Allah’ın, kendisine inansın, inanmasın tüm yaratıklarda mevcut olduğu ve kulları arasında ayırım yapmadığı, onlara bir zarar vermeyecekse, dileklerini kabul ettiği hususu gelir. Onun için belirli bir dini benimsemiş olanlar, kendi dinlerinden olmayanları kâfir olmakla suçlasalar bile, Allah, hepsinin Allah’ı olduğunu göstermektedir.


Allah’ın bir işi yaparken kulunu alet olarak kullanması, o kul için büyük bir ihsandır. Bu olaya “keramet” adı verilir. Eğer bu kul Peygamber ise, o zaman olayın adı da değişir ve “mucize” olur. Keramet ve mucize göstermek kulun yapabileceği iş değildir. Bunu böyle bilmek gerekir.

 O öyle bir Allah’tır ki, isterse kendisi niyet olur ve kuluna istediğini yaptırır. Görülen rengin, içteki şaraba mı, yoksa kadehe mi ait olduğu anlaşılamaz olur. Hatta öyle olur ki, kadehteki şarap bizzat kendisi olabilir. Bunu böyle bilip zevk etmek ve nasibe razı olmak gerekir.


Allah, kendine olan sevgi ve aşkından bir maşuk yaratmak istemiş, bu isteğini gerçekleştirmek için önce Hazret-i Peygamber’i ruhen yaratmış, daha sonra kâinatı ve ondan da Hazret-i Muhammed’i maddeten yaratıp, ona, “Habibim” demiştir. Habibim dediği de aslında, Muhammed aynasında gördüğü Kendi’nden başkası değildir.


Allah, kâinatı muhabbetinden ve kendini bildirmek için yaratmıştır. O’nun kendi kendini tesbih ettiği: “Semalar ve arz Allah’ı tesbih etmektedir”(57-1), kendi kendini andığı “Zikredeni zikrederim” (2-152) ve kendi kendini sevdiği “Seveni severim” (5-54) âyetlerinden anlaşılmaktadır. Kendinden başka varlık olmadığına göre, bu sözleri aynadaki görüntüsüne söylemektedir.


Allah, bu kadar severek ve överek yarattığı kuluna karşı aşırı derecede kıskanç davranır ve kulunun, nazarını başka tarafa çevirmesini istemez. Hazret-i Âdem’i, (Tevhitten ayrılıp, dikkatini sıfat mertebesinde olan Havva’ya çevirdiği için) cennetten çıkarması, bunun ispatıdır. O’nun bu kadar hassas olduğunu bilen bizim de çok dikkatli olmamız ve çocuğumuzu severken bile, onu kendi çocuğumuz olarak değil, Allah’tan bir nimet olarak sevmemiz icab eder…


(…)Bu ikazlara rağmen, Allah kimseyi korkutmaz. Korkuyu yaratan insanlardır, yani biziz. Nasıl ceza kanununun ağırlaştırılmasından suçlular korkarsa, biz de kendimizi suçlu hissettiğimiz için korkarız. Korkudan kurtulmanın yolu; O’ndan uzaklaşmamak ve “yakarsan yakıver” yahut “canımı alırsan alıver” demekten geçer.


En Büyük Hayrülmâkiriyn dir..

Bu söz bize değil, kendine aittir. Kur’an’da: “ Mekrettiler ve Allah ta mekretti, Allah mekredenlerin hayırlısıdır ” (3-54) diyen kendisidir. Ancak O’nun yaptığı mekir (hile) bizimki gibi zararlı değil, kulları için faydalı hilelerdir.

Allah’ın yaptığı en büyük hile, Hazret-i Musa’nın dediği gibi, dünyayı bize var göstermesidir. Eğer öyle olmasaydı insanlar şu üç günlük ömürlerinde dünyaya ve dünya malına tapmaya kalkarlar mıydı ?


Bize dünyayı nasıl var göstermiştir ? Her şey kendinden ve bir manadan, bir düşünceden ibaret olduğu halde, o mananın muhafazası olan kabı bize var gibi göstermekle…

Aynı şekilde birbirine zıt esmalarla bir taraftan Firavun‘u yaratıp, ona firavunluk yaptırmak, diğer taraftan da Hazret-i Musa‘yı yaratıp onu, doğru yolu göstersin diye peygamberlikle görevlendirmek, “Tavşana kaç, tazıya tut demek” değil midir ?


Biz, zamanda yaşadığımız için, ânda olanları bilemeyiz. Burada çok incelikler vardır. Biz: “Allah yazdıysa bozsun” deriz. Allah yazdığını bozmaz, ama hedef değiştirebilir. Bunu şöyle anlatabiliriz. Bir ok, yaydan çıktıktan sonra bir daha dönüp yaya girmez, mutlaka atıldığı istikamete doğru ilerleyecektir. Ama o okun hedefi vurması istenmiyorsa, hedefi biraz kenara çekmek mümkündür. O zaman, ok atıldığı istikamette gittiği halde hedefe isabet etmemiş olur ki, buna tasavvuf dilinde: “Şahadet âleminden gayb âlemine çekilme” denir.


(Not: E-Kitapçıkta okuyacaklarınız Lütfi Filiz’in aynı adlı eserinden sizin için seçtiklerimizdir.)

Noktanın Sonsuzluğu 1 
download.gif

Noktanın Sonsuzluğu -2 

download.gif

Noktanın Sonsuzluğu -3 

download.gif

Noktanın Sonsuzluğu -4 

download.gif

13 Responses to "Lütfi Filiz – Noktanın Sonsuzluğu 1-2-3-4"

  1. ömer işen   25 Kasım 2008 at 15:36

    allah razı olsun bizlere böyle bir hazine bıaktığı için vesile olanlardanda allah razı olsun

    Cevapla
  2. erdoğan   14 Aralık 2008 at 01:39

    Adı fani kendi baki.

    Cevapla
  3. aleyna   02 Mayıs 2009 at 15:47

    çook güzel bi site kuranda ALLAH razı olusun

    Cevapla
  4. aleyna   02 Mayıs 2009 at 15:49

    siteyi kuranlarda ALLAH 1000 kere razı olsun

    Cevapla
  5. hulya   05 Ağustos 2009 at 23:40

    6 sene önce tanıştım noktanın sonsuzluğuyla..
    hayat onunla daha güzel, huzurlu..aşkı bulduk çok şükür..
    yaratılanı sevdim yaratandan ötürü..

    Cevapla
  6. ismail akıncı   23 Eylül 2009 at 18:48

    LÜTFİ FİLİZ hocadan Allah razı olsun benim gibi bir beşerin içini şeker etti.Allahın izniyle daha nice beşerin içini şeker eder. Kitapları bizim için bir fırsat açık ve seçik olarak anlaşılmış olarak hoca hala yüreğindeki bütün güzellikleri bize serpiştiriyor.Kitaplarıyla tanıştım insan olmanın güzelliklerini açık ve seçik olarak bize anlatıyor…

    Cevapla
  7. feto   10 Ekim 2009 at 11:32

    hakikati anlamak için çok güzel bir kaynak. allah yazandan da basandan da razı olsun.

    Cevapla
  8. ztong   03 Ocak 2010 at 03:22

    hakikatı canlı kitapta bulanlara ne mutlu…

    Cevapla
  9. kul   03 Ocak 2010 at 03:24

    başımızın üzerinde yeri var bütün evliyanın lakin insan kendini kitabını yazmalı vesselam..

    Cevapla
  10. ismail ganioğlu   03 Ocak 2010 at 23:18

    Eğer evvel var ise benden önce gelenler efendimdir. Eğer ahir var ise benden sonra gelenler efendimdir. Evvel bu AN’a ışık, sonraya ışık. Her insan eksiksiz ümmül kitaptır. Tüm eser, isimler, sıfatlarla TEK zattır. Özünün sultanı, kendisi dışındakilerin kulu. Ve insan her ne kadar bunlarla yüklü olsa da esmalardan sadece bir tanesi ile ağırlıklı olarak özündekini dışarıya aksettirmektedir. Tamamını aksettirebilene ne diyelim?

    Cevapla
  11. Kamile   19 Nisan 2010 at 13:02

    SELAM

    Cevapla
  12. fılız   23 Ağustos 2011 at 21:12

    bır kıtapcıda tesadufen gorup karıstırıp ılgımı ceken bu kıtabı alıp okuyabıldıgım ıcın sukurler olsun su an 3 kıtabı okuyorum.hersey okadarakıcı ve guzel bır dılle anlatılmıskı onu tanıdıgım ıcın cokmutluyum. Allah razı olsun. Yasadıgını zannedıyordum ama allahın rahmetıne kavumus nur ıcınde yatsın. Insanları aydınlatan onları ılerıye tasıyan guzelınsanlara daıma ıhtıyac var.

    Cevapla
  13. nokta   27 Şubat 2013 at 21:44

    kitaptan bazı bölümleri okudum. eskiden de mi böyle açık açık anlatılıyordu bu kadar önemli bilgiler merak ediyorum. okuduğumu anladım, anladığımdan korktum.

    Cevapla

Leave a Reply

Your email address will not be published.