Translate





Yazıların E-postanıza Gelmesini İstermisiniz ?
Lütfen E-Postanızı girin..

Destekleyen FeedBurner




Add to Google Reader or Homepage

Subscribe in NewsGator Online

Add to My AOL


Add to Technorati Favorites

Basit

Mehmet DOĞRAMACI

Mehmet DOĞRAMACI

İl dışı ziyaretlerimden birinde, bir dost meclisinde tanımıştım onu. Adresi bulmakta zorlandığı için sohbete geç kalmıştı. Son kısma yetiştiği halde soru ve açılımları benim için hakikatin farklı bir boyuttan okunması idi. Doğrusu, yaklaşımları karşısında önceleri biraz zorlanmıştım.

İrtibatımız sürdükçe tefekkür tarzındaki dengeyi sezmem gecikmedi. Alışılmışın dışında ama itici değil, klasiği aşan ama eskiye sırt dönmüş değil, ilme ve yeniye açık ama nakle ve gönle de kayıtsız değil.

Nice sonraları bir telefon görüşmemizde dua istiyordu. İşyerini kriz vurmuştu ve ticari hayatını tasfiye ediyordu. Başındaki zor durumu anlamaya çalışarak ; “Ne düşünüyorsun şimdiden sonrası için?” dediğimde de farklılığını ortaya koydu:

-       Şimdiye dek patronluk ettik. Şimdi dönüşüm vakti. Kim bilir, belki de ücretli bir iş arayacağım.

-       Zor olmaz mı biraz senin için?..

-       Zor diye bir şey mi var, bende dileyeni fark ettikten sonra?… Her an yeni şanda der geçerim, diyor ve peşine de kahkaha basıyordu.

Arayışı sürmüştü epeyce. Bazı işler de denemişti.

Bir sabah henüz masamın başına oturmuştum ki biri kapıdan;

-       Bir maruzatımız var beyim, nereye dilekçe versek, diye seslendi.

Rutin bir talep zannıyla “Buyurun bakalım”, derken başımı kaldırınca gelenin o olduğunu fark ediyorum ansızın. Sımsıkı kucaklaşıyoruz. Sabah çayı bile içmeye kalamayacağını, karşımdaki fabrikanın bölge bayiliğinde iş bulduğunu, seminer için geldiğini söylüyor ve birkaç dakika kalıp, öğlene görüşürüz diyerek gidiyor.

Öğle yemeğinde buluşuyoruz.

Ziyaret ettiklerimi ve bana gelenleri mutlaka deşeler, konuşturur, tecrübeyle okudukları realitelere şahit olmak isterim. Az konuşup çok dinleyerek onun seyrine iştirak etmek istiyorum.

Oradan buradan konuşurken işlerin aslında basit ve yalın, işleyişin çok sade olduğuna değiniyor. Dedim ya, o alışılmışın dışında bir hakikat okumasıyla farklı perspektifler açtığı için, son haftalarda benim de gündemimde olan konuda sinyaller veriyor adeta. Gönlünde titreşenlerin harfe, sese, kelimeye dönüşmesini tetiklemek üzere kafama takılanı soruyorum:

-       Hakikati okumak neden zor?..

-       Basit olduğu için!….

-       Neeee ? Basit olduğu için?!..

-       Evet, hakikat çok basit. Basit olduğu için okuyamıyoruz.

“Buyur buradan yak”, diyorum kendi kendime. Bir taraftan da tüm kalbimle yönelerek takip ediyorum diyeceklerini. Çünkü bu bahis benim için gerçekten çok önemli.

Önündeki çorba ve pilavı işaret ederek:

-       Basit yemekler değil mi?

-       Nimetin basiti olmaz ama?

-       Orası tamam da, içeri girerken bana bunları ısmarlamak yoktu aklında!..

-       Doğrusu ben kebap ikram etmek istedim.

-       Niye?..

-       Şeyyyy…

-       Niyesini ben söyleyeyim. Uzaktan gelmiş misafir; ağır misafirdir. Ve ona ağır yemek verilmelidir. Şartlanmana bak?…

-       …

-       Çorba ve pilav niye basit olsun…?

-       …

-       Biliyorum bir an için sıkıldı, gereği gibi ağırlayamadım diye. Kendine ANı zehir ediyorsun, farkında mısın? Rahat olsana. Ben tercih ettim bu yemeği. Sana noluyor?…

Doğrusu diyecek söz bulamıyorum.  Ne dese haklı. Tatlı söylüyorum yemeğin peşine. Tam iki kadayıf diyecekken garsona, söze giriyor:

-       Sen tek getir, biz kardeş payı yapalım.

Israr etmiyorum artık…

-       Mideleri neden gıda çöplüğüne çeviriyoruz? Yazık değil mi?.. Basit yesek kıyamet mi kopar?..

Bu da doğru…

Aklım hala hakikatin okunmasında. Ve bunun çok basit olduğu gibi aykırı bir tez. Vakit öğle arası. Zaman dar ama rahat olacağım. Kasmayacağım kendimi. Bakalım neler açılır?..

-       Ne diyorduk?

-       Basit olduğu için hakikati okuyamıyorduk.

-       Evet, çok basit şu hakikat, çoookkkk.

Gene gülüyor. Kendimi zor zapt ediyorum. “Mübarek, diline kira mı istersin, peş peşe anlatıversene şunu” demek var ama yok olmaz misafire bu, sus ve bekle oğlum. Devam ediyor:

-       Sana basit adamsın desem, ne dersin?…

-       Basit demesen de, sade- mütevazı demen daha işime gelir.

-       Niye? Basitle sade aynı kapıya çıkmaz mı?…

-       Çıkar da, basit lafı onuruma dokunur biraz.

-       Hah işte… Onurumuza dokunacağı için hakikatin basitliği işimize gelmez ve bunu görmek istemeyiz.

Hasbunallaahhhh…

Talihim bu benim. Aykırı tiplere sataştık hayat yolunda. Bize ne açılsa paylaştık ama kendilerine bir şey açılanlar hep naza çekerek verdi bize ilmi. Alana kadar da göbeğimiz çatladı. Yada ben biraz sabırsız ve aceleci miyim ne? Neyse!

Kahveler gelirken daha dingin izliyor ve dinliyorum onu.

-       Dostum, edebiyat ilmini ele alalım.

-       Alalım.

-       Dilbilgisi, şiir ölçüleri, kompozisyon tanzimi vesaire bir dizi kural ve kavramı var değil mi?..

-       Evet.

-       Bunların hepsini bilmek edebiyat konusunda hedefe varmak anlamına gelir mi?

-       Neden gelmesin, her şeyi bilen insan; dolu bir insandır söz sanatları konusunda.

Bir süre susuyor.

-       Peki edebiyat öğrenmekten murad; kavram öğrenmek, örnek metin ezberlemek mi?

-       Değil belki ama,

-       Değil elbet. Edebiyat, kendini yazılı ve sözlü olarak güzel ifade etmek için, bir de ifade edileni doğru anlamak için var değil mi?

-       Evet.

-       Günlük hayatta işine yarayacak olan kafiye- redif bilgisi mi, yoksa meramını güzel anlatabilmek mi?

Edebiyat muhabbetine daldık ama aklım hala hakikatte ve şu basit okuma işinde. Konuyu istediğim yere çekmek için bu defa sözü ele alıyorum:

-       Edebiyattan murad; anlamak ve anlatmak iken bizler işi literatür ve kavramlarda boğduk mu demek istiyorsun?

-       Öyle değil mi?

-       İyi ama, o kavramlar, o literatür, o metinler olmasa öğrenilmez ki iş.

-       Kavramları sil, kurallara sırt dön demiyorum ki…

-       Ne diyorsun peki?

-       Edebiyatın kavram ve metinleri, bizi zor ifadelere, ağdalı metinlere yöneltti. Oysa dilimiz ne kadar sade! Oysa konuşmak ve anlatmak ne kadar basit! Yunusça şiirlere bak hele. Toprak kokar, sadelik kokar, insan kokar.

-       Evet, bunu bana hediye ettiğin DERTLİ DOLAP kitabında tadı damağımda kalarak  okumuştum..

-       Merhum Nezihe ARAZ’ın Dertli Dolap’ı… Ruhu şad olsun. Ne diyorduk?..

-       Yunus ve basit konuşma….

-       Evet, ama Yunus işimize gelmez, biz divan edebiyatı metinleri çözmeye yelteniriz. Onları çözersek dışarıdan bize dolu adam diyecekleri gibi içeriden de egomuz, eeee sen bayağı biliyorsun bu işi diye yalakalanır… Bu da ayrı bir hava verir bize.

İlginç yaklaşımlar bunlar.

Cep telefonunun alarmı çalıyor. Belli ki seminer için verilen ara dolmak üzere. Hala alacağımı almış değilim. Kahve sonrası bir de çay söylüyorum. Kalkamasın da az daha açsın diye. Ve hemen ekliyorum:

-       Acele etme, beş dakika geç git seminere.

-       Yooo acelem olmadı.

-       Ama alarma baktın.

-       Olsun çalar o. Sen rahat ol.

-       Peki.

-       Basit konusunu anlamadım ben. Hakikat nasıl basit olur yaaaa?… Asırlarca emek verilmiş bu işe… Akımlar, ekoller, gruplar oluşmuş. Fikirler çatışmış. Onca tartışmalar yapılmış, dev eserler yazılmış, koca bir kültür mirası ortaya konmuş. Bunu yapanlar, emek çekenler, boşa mı uğraştı yani?..

Sessizce, renk vermeksizin çayını yudumluyor. Kendine özgü o hafif tebessümü eşliğinde devam ediyor:

-       Sana ne başkalarından, sana ne asırlardan, ekollerden?..

-       Yooo bana bir şey değil de, bu kadar da hafife alınmaz yani.

Muzip muzip gülerken ekliyor:

-       Tabii, hakikat basit dersek senin gibi yazanları, eser verenleri de hafife almış oluruz değil mi?.. Hem onca çözümlemen, konu tahlillerin, açılımların bir anda boşa çıkar… Zor olmalı hakikat ki sadece bazıları çözsün… Beyimizin zoruna gitti galiba bu durum, ha?…

-       …

-       Üveys El Karani hangi tahlili hangi kitaptan okudu?… Yunus?.. Ve Alemlerin Efendisi Muhammed Mustafa ? Ciltler dolusu kitap ezberleyip felsefe sohbetlerine katıldığı için mi vahiy aldı?…

Uffff. Ben ne diyorum o ne diyor. Dokunduğu yere bak şimdi. Bam telime bastı sanki. Toparlamalıyım:

-       Tamam  beni geç. Eser verenleri de geç. Nasıl basit olur onu söyle!

Bir süre uzaklara dalıyor. Bir süre “Boş ver ne yapacaksın?” der gibi konuya girmeden öylece duruyor. Yooo, bir şeyin ucu kanatıldıktan sonra açıklamadan gidecek öyle mi?.. Hayatta salmam. İyiyim, hoşum ama inadım tuttu mu, istediğimi koparmadan bırakmam.

-       Seminer saatim geldi.

-       Dünyada olmaz, şuradan şuraya gidemezsin. Yok öyle. Ucunu açtın sonunu getireceksin.

-       Vakit dar, bir örnekle açayım gerisini sen geliştir.

-       Lütfen…

-       Kâbe nasıl da basit bir yapı değil mi?.. Kareye yakın bir plan ve dört düz duvar. Tavanı da düz çatı. Dünya mimarisinin en basit yapısı.

-       Evet…

-       Efendimizin Mescid-i Saadeti de çok basitmiş… Kerpiç duvarlar. Hurma dalları ile örtülen çatı…

-       Konuya gelir misin nolur?…

-       Bir yere gitmedim, konudayım zaten…

-       Eeeeee…?

-       Piramitlere bak!… Dev taş yığınları… Nasıl inşa edildiğine dair bir dizi efsane ve gizem hikâyeleri… Yüksek matematik ve ince hesap… Kâbe inşası için duydun mu o gizemli efsaneleri.

-       Hayır.

-       Duyamazsın çünkü basit.

-       …

-       Bir Efendimizin Mescidine bak bir de sonradan yükselen dev mabetlere. Maksat ibadet edilecek yer ise basit bir hasır, dört duvar ve hurma dallarından çatı. Mescid işte… Bir de şimdi bak mabetlere!…

-       …

-       Efendimizi ziyarete gelmiş bir heyet. Kalabalık içinde tanıyamamışlar da “Aranızda Muhammed hanginiz?” demişler… Düşün bunu… Halkın arasında tanınamayacak kadar basit yaşamak!… Edindiği halin kisvesini, unvanını yapıştırmamak üstüne… Ve eski bilgeliklerden kadim bir söz sana.

-       Lütfen…

-       Nasıl da gözlerin parladı. Bilirim pek seversin bilgi çalıp kendine mal ederek yazmayı.

-       Aşk olsun, şimdi de bilgi hırsızı ve münafık ettin…

-       Şaka şaka… Yaz bakalım, notlarına ekle.

-       Evet,

-       MELEKLER UÇABİLİRLER. ÇÜNKÜ KENDİLERİNİ HAFİFE ALIRLAR!…

-       Muhteşemmmm… Nur ol sen!!!

Garson bu arada bana dönerek “Hocam, çayları tazeleyelim mi?” diyor. Yok, diyordum ki bizimki gene bana yükleniyor:

-       “Hocam” denmesine alışmışın bakıyorum da. “Memet” desek bozulursun şimdi sen…

-       ……

Vakit doldu ve kalkıyoruz. Kapıdan çıkarken tekrar soruyorum:

-       Hakikat basit?

-       Çünkü çok açıkta ve çok ortada. Çünkü hayatın kendisi, hakikat dediğin. Onun için basit.

-       Nasıl basitleşir okumamız?…

-       Piramitleri yapanlar kendilerine de çevreye de zulmettiler. Ahretlerini yaktılar. Kâbe’yi inşa edenler ise teslimdi Allah’a. “Gösteriş”, “Hesap”  ve de “Dışarısı” dertleri olmadı. İçlerinden geldiği gibi inşa ettiler iç dünyalarını da dış dünyalarını da…

Hava döktürüyor. Tatlı bir yağmur ve hafif serinlik. Caddeye çıkıyoruz ama hala bir şeyler kapma derdindeyim. Bırakmıyorum onu. Ve gene soruyorum:

-       Kur’an nasıl anlaşılacak peki?..

-       Kur’an da basit desem, yanlış anlaşılır şimdi. İyisi mi sen şöyle başla; Basit olmayı kabul et önce, sonra gerisi gelir çorap söküğü gibi. Ve basit bak dostum hayata. Basit düşün bir de…

-       Basit yaşam, basit bakış ve hepsinden önemlisi basit düşünme. Evet, Ehli de öyle demişti: “Ben basit düşünürüm!”

-       Basit dediği düşünce ile neleri çözdü ve önümüze ne ufuklar açtı görüyorsun değil mi?.. İnsanın Yaratılışı, Adem- İsa, Cennet- Cehennem, Hesap- Mizan ve daha bir dolu çözülmemiş, çözülmediği için asırlarca yanlış algılanıp yanlış yorumlanmış konuyu basit bilgilerle nasıl çözdü?…

-       Evet haklısın!…

-       Kâbe gibi inşa edelim şu gönlü… Piramit heybetine özenmek neyimize bizim?

Vedalaşmak üzere kucaklaşıyoruz. Ayetlere işaret ediyor uzaklaşırken:

-       Kavramlar, hazinenin anahtarıdır. Karun, hazinesinin anahtarları ile övünürdü. Hazinesi ona fayda vermedi, buyurur Kur’an.

-       Kavramlarla ortalıkta dolaştık, fikir yürüttük diye şimdi de Karun mu olduk?.. Aşk olsun yani?..

-       Karun da sembol. Olay; mal- hazine değil. Anahtar; kapı açıp içeri girmek için, boynuna asıp gösteriş yapmak için değil. Kavramları kullanırken anahtarları abarttık mı, yoksa kapı açıyor muyuz, düşün lütfen…

-       Peki… Başka?..

-       Piramit yapan Firavun’un sonu malum. Ölçtü biçti hesapladı… “Kahrolasıca nasıl da ölçtü biçti” der Kur’an değil mi?…

-       Evet.

-       Ölçüp biçip çıkarımlar yapma çabasına kutlu bir uğraş gibi tutunmuşsun. Bırakıversen olmaz mı?… Serbest bırak şu gönlü… Anahtarları da sallayıp durma her yerde. Otur içindeki denizi seyret. Ve teslim ol akışa!… Suyun götürdüğü basit bir saman çöpü gibi…

Meraklısına:

Hanginiz Muhammed? http://www.haber10.com/makale/16526

Mehmet DOĞRAMACI

dogramacimehmet@gmail.com

4 yorum alan yazıBasit

Cevap Yazın

 

 

 

Bu etiketleri kullanabilirsiniz

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>