Yanmaktan kurtulamamış(?) ermiş ve önderler(!)
İsimlere takılıp kalıyoruz. Misalleri, “örnek” veriler olarak değerlendirmiyor, dile geldiği kadarıyla sınırlıyoruz. Bu yüzden de, sanki çok ötemizden bahsediliyormuş gibi, kendimize de hiç yakın etmiyoruz! “Dinadamı”, “dini lider”, “ruhban” diyoruz; ama, “şeyhlik”, “dervişlik”, “velilik”, “kutupluk”, “gavslık”, “isalık”, “mehdilik” türünden, ne adla olursa olsun, iddiaların da, aynı türden dürtülerin farklı kılıflarda tezahürleri olduğunu farkedemiyoruz. Yeri gelmişken, konunun bu yönüne de değinelim şimdi.
Değerli dostlarım; kim ki kendini halkın gözünde muteber bildiği manevî vasıflarla takdim ediyorsa, haktan(!) görünme arzusundaysa, ve hatta bunların sahibiymiş gibi imâda bulunuyorsa, bilin ki işin henüz tak-li-din-de-dir!.. Allah’ı bilme yolunda kendini geliştirenin, karşısındakiler kendine itibar etsin diye halkın gözünde kıymet kazanmış maddî veya manevî ad, ünvan ve mertebelerden beklentisi olmaz! Allah indinde ölçütün, her birimin ortaya koyabildiği “abdiyet” yani “kul”luktan öte birşey olmadığını bilir! “Kul”luk nere, “sultanlık” arzusu nere?..
Gerçeği, en yalın haliyle görmeye çalışın! Kişi, herşeyden önce “insan” olarak ne ise, odur! Yaşam bir bütündür. Kendini geliştirmemiş olana, her yönden gelişim sürecini başından beri yaşamamış olana, hakikat bilgisi ile tanıştı diye havadan bir mertebe verilmez! Yanlış yönlendirme ve aldatmalardan sakınmak istiyorsanız, hayaller kurarak aranmayı bırakıp, çevrenizdekileri, ilminiz ışığında, önce “insan” olma vasıflarıyla, “insan” ismine liyakatleriyle, insanlığın hakkını verme seviyeleriyle değerlendirin!.. İrfan sahibi hiç kimsenin çevresine, sevgi ve saygı çerçevesinde insanlık ve dostluğun gereği olarak, ilimden başka vereceği ve de vermesi gereken birşey yoktur bu konuda!
İlkellikte, görgüsüzlükte, cahillikte, edepsizlikte hikmet aramayı bırakın!
Bize düşen, Allah Rasûlü’nden bize ulaşan bilgiyi, elden geldiğince sevdirerek, kolaylaştırarak karşılıksız olarak talipleriyle paylaşmamızdır. Birbirimize faydası olacak şey de sadece paylaşabildiğimiz ilimdir… Ötesi, hayaldir! “Uygulama”, ilmin idrakinin dışa vurumudur ki, “idrak” herkesin kendinin yaşayabileceği içsel bir süreçtir! Dışarıdan verilmez!
Daha önce de üzerinde durmuş ve demiştik ki, Hazreti İsa (aleyhisselâm)’ın beklendiği gibi yeryüzüne gelip, herkesi ve de güdülmek üzere varolmuş “koyunları” hakikate erdirmek gibi bir işlevi sözkonusu değildir! Aynı şekilde, ehlullahın, Allah’ı bilen kulların, da kimseyi varoluş gayesinin ötesinde nimete erdirmek gibi bir işlevi sözkonusu değildir! Ne tanrıdan ve ne de birilerini tanrı edinmekten birşey ummayınız! Kim ne gaye için varolmuşsa, ona uygun seyir izleyerek varoluş gayesinin gereğini yerine getirir.
Hidayet sadece özden gelir! İman, müşahede ve yakîne erdiren araçtır. Şartlanmayla taklit edilen değil, idrak edilerek bilinçli yönelimde iman sözkonusudur. İçinde “idrakiniz” olmayan hiçbir şey sizin değildir ve olmayacaktır da! Kendi olayınız kendinizde biter; hariçten hiçbir şey size dahil olmaz! “İdrak” herkesin kendinin yaşayabileceği içsel bir süreçtir, dışarıdan verilmez, dedik! Güdülen koyunlara, bırakın başka şeylerin idrakini, güdüldüklerinin “idraki” dahi açılmamıştır! Açılmaz!..
Her namazda Fatiha okurken, “enamda bulunduklarınla olmayı, nimetlendirdiklerinin yolunda olabilmeyi” istiyoruz! O “nimetten” ne umuyorsunuz, nasıl bir “nimeti” ve kimleri kastediyorsunuz? Bunu iyi düşünün ve bilin ki idrakiniz kadar o istediğinizin karşılığına ereceksiniz…
Önümüze açılan bunca ilme ve anlayışa itibar etmeyip, bu ilmin gereği olan düşünce ve bakış aydınlığında davranışlarınıza, tavırlarınıza yön vermeyip, kendinizi güdülmek üzere varolmuş bir mahlûk, bir “koyun” yerine koyarsanız, hükmetme heveslilerinin elinde güdülürsünüz… “Dinî otoriteleriniz” de olur, “dini liderleriniz” de, “şeyhleriniz” de, “kutuplarınız” da, “mürşitleriniz” de, vs., vs…
Haktan(!) görüntü veya iddialara kanmak, Allah’ı bilememenin cezasıdır! Her ne olursa olsun, haktan(!) bir ad, ünvan, mertebe iddiası ya da tavrı ile insanların karşısına hükmetmeye çıkan kişiler, henüz bedensellikten, kişilik kayıtlarından kurtulamamış; rahmanî ile nefsanîyi dahi birbirinden ayırt edemeyen “emmare” düzeyinde kişilerdir. Bedeninin ölümüyle birlikte dünyaya ait topladıkları tüm güç de ölüp biter, kaybolur çöldeki serap gibi…
Allah ehlini tanımayı bırakın bir yana, beş duyu ve beden kayıtlarından kurtulabilme yolunda çalışanın dahi, ya da en azından böyle bir amacı idrak ederek kendini geliştirenin dahi, yukarıda değindiğimiz türden iddiaları olamayacağı gibi, bu konuda insanlara sevgiden, saygıdan, dostluktan ve ilimden başka vereceği şey olmaz! Onların, ne büyüklenme, ne hükmetme ve ne de dedikodu, gıybet, hor görme, hakaret etme, küçük düşürme, zarar verme gibi uğraşları olmaz! Ne olursa olsun, böyle şeyleri kendine hak olarak görmez! İtmez, ezmez, hükmetmeye çalışmaz! Sistemin Seslenişi ile Mesajlar kitaplarında yazılanları okuyun! Bu yolda olan, kimseye dil uzatamaz; hele hele Rasûlullah ilmini insanlarla karşılıksız paylaşma hizmetine asla!.. Bilinci ve hâli buna müsaade etmez! Bunlardan kaçınmanın ötesinde, bunlar ondan zuhur etmez! Edemez!..
Neden “edemez”, biliyor musunuz?..
Yeri gelmişken bu inceliğe de kısaca değinelim bu yazımızda; değerlendirebilene dostluk olsun niyetiyle… Şu sebepten dolayı…
Biz hâla, dünyada gıybet, dedikodu yapanın, bunun karşılığında daha sonra veya gelecekte cehennemde yanacağını zannediyoruz… Ya da belki yanmaktan sıyırabileceğini…
Oysa anlayamıyoruz ki, gıybet, dedikodu dediğimiz şeyin tâ kendisidir zaten cehennemin yakan ateşi! Sonraya hacet yok, anında zaten sistem hesabı görmektedir orada! Dedikodu, gıybet yapan kişide o anki yanmanın tezahürüdür dilinde alevlenen o sözler! Yanmadadır kişi orada ve dahi, yakan ateşin verdiği azabın haykırışlarıdır aslında dilinden dökülen “gıybet, dedikodu”. Tıpkı kızgınlık, öfke gibi, yakan ateşin zuhurudur onlar… Ama beşer gözü böyle göremez bunu!..
(Oysa, buna karşılık “şükür” ise cennet nefhasıdır… Aralarındaki mesafeyi iyi değerlendirin!)
Bakın etrafınıza; henüz yanmaktan dahi kurtulamamış ne kadar “ermişiniz”(!) var, “veliniz”(!) var, “kutuplarınız”(!) var, mürşidiniz(!) vs. var, görün hayal dünyanızda!
Sonra da gerçekçi biçimde sorun şunları kendinize:
“Ben neredeyim?”
“Biz niye buradayız?”
Son Yorumlar