Tasavvuf’ta “fenâfillah”
Kelime-i tevhidin birinci kısmı olan “la ilahe -ötede tanrı olamaz” anlayışının değişik düzeylerdeki tezahürleri olan ve günümüzde yaygın olarak bilinen Taoizm, Budizm, Kabala, Hıristiyan mistisizmi gibi ekollerin her birisi, aslında Nebi ve Rasûller tarafından insanlığa tarih boyunca açıklanagelmiş ve Hazreti Muhammed aleyhisselam ile ikmal bulmuş olan yegâne DİN’in, insanların kapasitesi ve gücü nispetinde algılanması ve kavranmasının birer sonucudur.
Geçtiğimiz yüzyılda özellikle Batı dünyasında yaygınlaşan bu ekollerden Taoizm’in sözettiği “hiçliğe erme”, yahut Budizm’in önerdiği “Nirvana’ya ulaşma”, yahut “Yehova’yı bulma” vs. gibi nihaî hedefler, aslında kişinin bireysel varlığının “hiç” olduğunu hissedişi mertebesini tanımlayan ifadelerdir!
Ancak, İslâm Tasavvufu’nda “fenâfillah” tanımıyla vurgulanan bilincin seyir hâli, dünyevi sıkıntı ve ıstıraplarından kurtulabilmenin yolu olarak yaşamdan el etek çekmek suretiyle Budizm’de ulaşılması amaç edinilen Nirvana’dan veya diğer inanış biçimlerindeki benzer karşılıklarından mutlaka ayrı değerlendirilmesi gerekir. Çünkü, herşeyden önce İslâm’ın derin manevi anlayışı olan Tasavvuf “kavramları”, içerdikleri gaye ve bilincin bunları deneyimlediği süreçler itibariyle diğer tüm ekollerden farklılık arzeder. Zira, Tasavvuf anlayışına göre, temelde eksiksiz ve bütün tek bir orijin DİN vardır ve tüm “inanış biçimleri” (din“ler” değil) insanların idrak kapasitelerine göre bu tek DİN’den ne anladıklarıdır!
devamı…
Tasavvuf’ta insan için dünyadaki en önemli şey, beynini, “ölümötesinde” kendisini mutlu kılacak şeyler yapmak suretiyle değerlendirebilmesi ve bilincinde bunun melekelerini kazanabilmesidir ki bu da ancak kendi varlığının özünde “Allah” ismiyle işaret edileni, iman etmek suretiyle bilip, bulup, gereğini yaşamak için varolanların erebileceği bir nimettir.
Kişinin kendi bireysel varlığının ve evrenin varlığının gerçekte ismi “Allah” olan indinde “yok”luktan ibaret olduğunu, hakikatte “var” olanın yalnızca “ALLAH” ismiyle işaret edilen olduğunu farketmesi ve bu farkediş sonucunda kendi yokluğunu, hiçliğini yaşayabilmesidir, “fenâfillah” mertebesi diye işaret edilen. Bireysel anlayış ve değerlendirmelerin hükmünü yitirmesi, silinmesi şeklinde bunların kaydından kurutulmanın yaşandığı süreçtir bu hâl.
Bu hâli yaşayan bilincin, bireysel kayıtlara bağlanmadan ALLAH ismiyle işaret edilene yönelişinin adıdır “vahdet” yaşantısı diye tanımlanan süreç. Ancak, buradaki yaşantının “vahdet” bilinci niteliği kazanabilmesi için, “tanrılık kavramının silinmesi, hükmünü yitirmesi” süreci beraberinde, varolanın sınırsız ve sonsuz tek “Allah” olduğu realitesine yönelimin devamlılığı esastır. Dolayısıyla Tasavvuf’ta “fenâfillah” diye bilinen hâl, olayın derinliğini düşünmeyenler tarafından Nirvana ve benzeri amaçlarla bir tutulsa dahi, hakikatte bunların hepsinden farklı bir anlam ve özellik taşır.
Herşeyden önce değişik inanç biçimleri ve öğretilerde, “fenâ”ya karşılık geldiği varsayılan hâller “nihai hedef ve amaç” iken, Tasavvuf’ta “fenâ” asla nihaî hedef değildir; tam aksine hedefe yönelimi güçlendiren bir araç ve geçilmesi arzulanan bir süreçtir! Hedef Allah’ta yokoluş değil, Allah’ı yaşamaktır, Allah kulu olarak.
Dahası, “fenâfillah” diye tanımlanan bu sürecin kemalâtı ile birimsellikten arınan bilinç için aslında işin başlangıç noktasıdır burası! Fenâ, amaç olmadığına göre, o kemali yaşayan bilincin, “bakabillah” tabiriyle tarif edilmiş olan, Allah bakışı ile aktif yaşamın içerisine dönmesi gerekir. Zira, fenâdan sonra, “çokluk” şeklinde algılanan aleme tenezzül ve kendi özünde bulduğu Allah’a ait özellikler ve kuvveleri Allah iradesi yönünde (ortaya konanın Allah iradesi olduğunun bilinciyle) ortaya koyma sürecinin yaşanması esastır. Yani, sisteme yön veren ana kuvveleri ve bilinci ‘özünden gelen bir biçimde’ değerlendirmek… Bunun sonucunda da, Allah kulu olarak varolmuş, kendiyle aynı yolculuğu yapan tüm birimlerle dünya yaşantısına dahil olmak, ayrım gözetmeksizin onlara hakkın gözüyle bakmak ve hatta Haktan aldıklarını çevresine vermek suretiyle varlığa katılımını ve hizmetini sürdürmek durumundadır. “Benlik ile benlikten doğan zanlar ile ifna olmak, fakat Allah ile hay ve kayyum olmak” diye tanımlanır burası.
Dolayısıyla, fenâ mertebesine ermiş olmak, varsayıldığı gibi kemale erişmiş olmak değildir! Allah“TA” (fenâ-’Fİ’llah) yokluğunu farkeden bilincin, nasibinde varsa eğer, Allah İLE (baka-’B'illah) varolması, süreci sözkonusudur ki bunun hasılası Allah Bâki’dir hükmünün somutlaşmasıdır. Bunda da, yaşamın dışına çıkmak değil, yaşamda varolmaktır esas olan! Hakk’a, büründüğü her surette hakkını vererek… İşte, Rabbül alemine tahkiki iman bu süreçte yaşanan bir özelliktir ancak… Dairenin birinci yarısı “fenâfillah”, diğer yarısı “bakabillah” boyutlarının yaşanmasıdır ki, “tevhid” bu iki sürecin bilinçte bütünlüğü ve birlenmesi ile ilk çıkış noktasına varıştır.
Bu esas dolayısıyladır ki, Kurân’da ısrarla amelin gerekliliği vurgulanmakta, inananların aktivasyonu beraberinde doğru tavır ve duruşu almaları teşvik edilmektedir! Pasiflik, atalet, geride kalmak, orijin DİN’in değil, yanlış ve eksik kavrayışın sonucudur; yarı yolda kalmışlığın işaretidir! Bu sebeple, DİN’de hakikate erme amacıyla yaşam realitesinden kaçışı gerektiren “ruhbaniyet” dahi menedilmiştir. Bu anlamda, Tasavvuf ehlinin Hakk’a ûrucu ne kadar kapsamlı ve derinlikli gerçekleşir ise, halka dönmesi ve insanlara onlar gibi yaşayarak hizmeti yani nûzulü de o derece güçlü gerçekleşir. “Ben de sizin misliniz olan beşerim” hadisi ile bu boyutun kemaliyle yaşamına işaret eden Hazreti Rasûlullah, ortaya koyduğu Nübüvvet işleviyle bunun yeryüzündeki en mükemmel örneğidir.
Gamze Zülkadiroglu
09 Haziran 2009 - 01:59
bekadan sonra yaşanacakları daha ayrıntılı anlatabilirseniz sevinirim
URFALI
14 Haziran 2009 - 19:38
s.aleykum
beka dan billah tan sonra demişsiniz isterseniz ben söyleyeyim. bekadan sonrası olmaz yani ahiret var
allah ezeli ve ebedidir.hepimizin bu dünyaya gönderiliş gayemiz vardır bu dünya elimizde olan sermaye dir allah bize çok büyük bir sermaye vermiştir bu eli kolu gözü kulağı ayaklarımızı ve tüm uzuvlarımız bu beden hepsi bir sermaye değil mi ahireti kazanmak için 124000 kadar peygamber ve kitaplar göndermiştir hz. muhammed in sünneti ve kuranı kerim bize yardımcı yol gösterici değil mi iyi düşünün
füsun
29 Ocak 2011 - 21:22
bunları neden şimdi öğreniyoruz.neden bukadar zaman bilgisizce yaşadık.nerede din adamları,proflar,ilahiyatçılar…….aydınlattığınız için teşekkür ederim.saygılar.