Sosyal Medyada Tasavvuf

FacebookTwitterRSSYoutube

Sözün özü: Eğer ahir zamanda isek…

6 Temmuz 2006 Perşembe

Ahmed Bâki

(önceki yazının devamı -5)

Eğer yaşadığımız zaman ahir zaman ise…

Deccaliyet, akı kara, karayı da ak göstererek, Rasûlullah aleyhisselâmın bildirdiği “Allah ismiyle işaret edileni” öğrenmeyenleri, bilmeyenleri ve iman etmeyenleri kolayca aldatacak…

Bunun ne demek olduğunu iyi düşünelim! Anahtar, Rasûlullah aleyhisselâmın bildirdiği “Allah” ismiyle işaret edilenin ne olduğunu bilmek ve iman etmektir.

Deccaliyet etkisindekiler, her devirde olduğu gibi bugün de yine karaya ak diye yapışmakla kalmayıp, çeşitli yollardan karayı ak, akı da kara olarak kabul ettirmek için çabalayarak, varoluşlarının gereğini ortaya koymaktadırlar. Hazreti İsa tarafından yok edilinceye kadar gittikçe de deccaliyetin gücü artacaktır…

Kur’an-ı Kerim’i bize bildiren zat Hazreti Muhammed aleyhisselâm, ahir zamanda neler yaşanacağını da çeşitli anlatımlarla bildirmiş ve bu bilgilerin günümüze intikalini sağlamıştır. Bu konularda yegâne doğru kaynak O’dur.

devamı…

“Kurtarıcı bekleme” hayalimizin boyutlarını görebilmek için, son yazılarımızda daha önce sorulmamış, düşünülmemiş soruları gündeme getirdik. Elbette sorguladıkça, yeni uyanışlar yaşanacaktır…

Bununla birlikte, bugünün dünyasını kavramak yerine kurdukları hayallerin gerçekleşeceğini umarak beklemeyi “iman” zannedenler için de bazı şeylerin farkına varılmasının sarsıcı olması doğal; ve hatta hayal dünyalarının farkına vardıklarından dolayı ‘imanlarının zayıfladığını’ zannetmeleri de doğal!.. Ne var ki, sünnetullah gerçekleri değişmez ve değişmeyecektir. Bilginin artmasıyla zayıflayan da iman değil, kurgu ve hayallerdir.

Bizim için önemli olan hususa geçmeden önce, bir noktaya daha değinelim: Mehdi niçin Türkiye’de çıkacak beklentisi var? Türkiye’de mi gelecek dünyaya? Bu konuda hiç hadis var mı, varsa bu hadislerde ne deniyor?..

Dünya’yı Türkiye’den ibaret sanmak hayalperestlik ve kendi iç sorunlarıyla koza içinde boğulmuş olmaktır sadece…

Algı köyümüzün sınırlarının ötesini düşünmeye çalışalım ve bugünün dünyasını iyi anlamaya çalışalım. Etrafımıza bir bakalım.

Bir yanda, Çin’den Hindistan’a, Polonya’dan, İtalya’ya, Kanada’dan Şili’ye dünya’nın her yöresinde, benzermiş gibi görünmesine rağmen çok kere birbirinden nerdeyse tamamen izole olmuş, bazen milyarla ifade edilen, yüz milyonlarla üyeleri olan çeşit çeşit inanç biçimleri, tapınmalar, kutsallıklar, ayinler, dindarlıklar… Diğer yanda modern toplumlarda gün geçtikçe kitaplarla, eğitimlerle, grup aktiviteleriyle, türlü türlü yayım yollarıyla yandaşları artan on miyonlarla ‘new age’ veya başka adlarla tanınan spritüel akımlar, okullar… Kurtarıcı olarak uzaylıları bekleyen veya reenkarnasyonla dünyaya yeniden gelmeyi uman binlerce grup, milyonlarla takipçileri… Gün geçtikçe yandaşları artan Uzak doğu inançları ve onların felsefesiyle harmanlanmış, dünya çapında tarikat, eğitim, merkez adlarıyla faaliyet gösteren binlerce örgütlenmeler, hatta büyüyen imparatorluklar… Dünya hakimiyeti amaçlayan ‘izm’ler, aydınlanma okulları, gizli örgütler ve yürüttükleri güç kavgaları… Liderleri, başkanları, dereceleri, mertebeleri, tapınakları, karargâhları, dünya görüşleri, amaç ve gayeleri, hükümleri, planları…

Müslüman toplumlar dışındakileri bir yana koyalım, Müslümanlar arasındaki çeşitliliğe bakalım: Bir yanda dinde reform çabaları; beklentilerine göre İslam modeli(!) geliştirmeye çalışan faaliyetler… Yanısıra, siyasi, ılımlı, radikal gibi sıfatlar yamanarak ‘Hazreti Muhammed orijinli İslâm’ dışında kategorizasyonlarla oluşturulan ayrımlar… Bir yanda, kendini dinde otorite kabul ettirmeye çalışan milyonları arkasına takmış liderler, teologlar, şeyhler, hocalar, dinadamları, kurumlar, teşkilatlar… Bir yanda, dünyadan habersiz, köyünden öteyi bilmeyen, çağlar öncesinde yaşayan, bilgi ve görgü yoksunu, etiketi Müslüman milyonlar… Öte yanda, savaşçı örgütler, idareler, her biri farklı yönetim biçimleri, diktatörlükler… Müslüman imajını ‘terörist’ ile eşleştirmeye çalışan faaliyetler… Halife, gavs, kutup, müçtehit, mehdi iddiaları, buna göre yapılanmalar; içtihatlar, fetvalar, mahkemeler, emirler, yasaklar, cezalar…

Evrensel sistemi okuyup bildiren Allah Rasûllüğünü, ancak kendi idealindeki devlet reisliği veya ordu komutanlığı düzeyine indirgemekle muteber bulan ve ona göre toplumlara yönetim biçimi dayatmayı hedeflemiş hükmetme sevdalıları… Müslümanları “hadis ve sünnetten” uzaklaştırmak amacıyla güdülen sinsi politikalar, hadis ve sünneti uyduruk göstererek inkâr eden akımlar… Rasûlullah’ın ve bildirdiği “sünnetullahın” anlaşılması yerine, onu reddeden çeşitli inanç biçimleri ile ortak dinî ambalajlı faaliyetler… Mısır’dan, Endonezya’ya, İngiltere’den, Pakistan’a, dünyanın değişik bölgelerinde irili ufaklı yayılan mezhepler, cemaatler… Çeşitli kişiler veya anlayışların izinde Müslüman grupların ve yandaşlarının binlerce eğitim kurumunda değişik örgütlenmeleri ve faaliyetleri… Dinî veya mezhep birliği adı altında etraflarına her geçen gün biraz daha üye toplayan mali, siyasi, dünyevî işbirlikleri, örgütlenmeler… Arabistan’dan, Hindistan’a, Afganistan’dan Kuzey Afrika ülkelerine kadar birçok yerde gençleri kendi anlayışları doğrultusunda yetiştiren binlerce merkez, teşkilat, istihbarat ve öğretim faaliyetleri…

Bir diğer tarafta, dünyaya hükmetmeye çalışan diktatörlükler veya benzeri rejimler… Askeri güçler, baskı, işgal altında sömürgecilik ve illegal faaliyetler… Devletlerin kurduğu topluluklar, ortaklıklar, cumhuriyetler, federasyonlar, onlarca ülke arasında şu veya bu siyasi, ekonomik, askeri işbirlikleri… Müdahaleler, şiddet, gerilim ve çatışmalar, savaşa sürülen güçler ve bundan kazanç sağlayan pazarlar… Petrol, doğal gaz, su gibi yeraltı, yerüstü zenginlikleri üzerine dünya çapında büyük projeler… Dünyanın hemen her yerinde yatırımları artan ortaklıklar, şirketler, global sermaye güçleri… Enerji yolu denetimleri, global egemenlik stratejileri, geleceğe dönük planlamalar, yeni bölge haritaları… Yeni teknolojiler, zihin okuma ve kodlamalar ve daha nicesi…

Bunlar sadece bugünün dünya gerçeğinin bir bakışta görünen bileşenleri… Böylesine çeşitli toplumların, grupların, onları oluşturan fertlerin önceliklerini, anlayışlarını, inançlarını, kafa yapılarını, onlara empoze edilen değerleri, yargıları, şartlandırmaları, ellerindeki kaynakları, güçleri ve ona göre şekillenen yaşam amaçlarını gözümüzün önünden geçirmeye çalışalım.

Çeşitliliğin boyutlarını görebiliyor muyuz acaba? Bunlara rağmen, siz ne olmasını bekliyorsunuz ve bir kurtarıcı beklentisini ne kadar gerçekçi buluyorsunuz?

Arkamıza yaslanıp “gelinceye” veya tanınıncaya kadar bir kurtarıcı “beklememiz” gerektiğine dair bir işaret var mı? Hangi kurtarıcı, neyi ve kimi, neden kurtaracak? Afrikalısından, Asyalısına, Amerikalısından, Avrupalısına bu kadar çeşitli dünya nüfusu bir anda yüzyıllardır genlerine kazınmış kendi değerlerinden birden vazgeçip tamamen “gelecek kurtarıcıyı” tanıyıp kabullenecek diye bir hüküm var mı? Geldiği güne kadar, Allah ismiyle işaret edilen hakikate imanlı yaşam sürecine girmemiş olan “taraftar” grubunu bir anda sihirli bir değnekle veya bir mucizeyle, ilim – irfana erdirip, ilmel – aynel – hakkel hakikat yaşam süreçlerini hatmettirip Allah’a erdirecek bir kurtarıcı vaat edilmiş mi insanlara?.. Sünnetullah’ta böyle bir işleyiş sözkonusu mu? Bize açılan ilimden ve o doğrultuda çalışmalarımızdan mı istifade edeceğiz, yoksa biri çıkıp şıp diye özümüzdeki güçlere mi erdirecek bizi?

Değerli dostlarım, gerçeğe ermekse gayemiz, gerçekçi olmakla başlamak zorundayız! Yeryüzüne en muhteşem ilmi ve reformları getirmiş olan Allah Rasûlü Muhammed Mustafa ilmini yaymaya başladığında, uzun yıllar çevresinde ona inanan ne kadarcık bir insan topluluğu olmuş ve onu toplumun ne kadarı kabullenebilmiş, hatırlayın! Kendisinde müşahede ettiği ve müjdelediği muhteşem güçlere rağmen, çevresindeki insanların ne kadarı onu kabul etmiş, anlamış, değerlendirmiş? Ona iman eden insanlar, bildirdiklerini öğrenip, kabul etmeden, özümseyip hazmetmeden, ömürleri boyunca o doğrultuda yaşamadan, gerekli çalışmaları yapmadan kendilerindeki güçlere erebilmişler mi? Onun varlığına rağmen, onunla beraber yaşamalarına rağmen, çevresindeki nice bilgi sahibi, akıllı kişi, kendi bildiklerinden vazgeçmemeleri ve “kurtarıcı beklentileri” yüzünden, Allah ismiyle işaret edilen gerçeğe imanlı yaşamdan yoksun olarak helâk olup gitmemişler mi? Allah Rasûlü Muhammed Mustafa aleyhisselâmın aralarındaki varlığına rağmen ve bizzat onunla aynı toplumda beraber yaşamalarına rağmen…

Belki şimdiye kadar düşünmediğimiz şeyler bunlar… Daha çok şey söylenebilir, sorgulanabilir bu konuda… O halde, artık farkedelim ki, bize ne “gelecekse” kendi özümüzden “gelecek”. Dışarıdan değil! Eğer bulamazsak kendi özümüzde, dışarıda da karşılığını bulamayacağız! Ama “hayal” ve “vehim” perdeleri de elbette işlevlerini yerine getirmeye devam edecek, her zaman olduğu gibi… Bulanlar, kendinde olanı bulacak, bulamayan da kendinde bulamadığını inkâr edecek… Binlerce yıldır yaşananlardan ders almayan ve akıllanmayanlar da, Hazreti İsa ve Mehdi’nin geleceğine iman ettim diye, “kurtarıcı” bekleyerek ömür sermayesini tüketmeye devam edecek…

Sözün özü şu: Kim gelirse gelsin veya gelmesin… İster Mehdi, ister Hazreti İsa… Rasûlullah aleyhisselâmın bildirdiği sistemi değerlendirip ona göre yaşarsak kurtulmuşlardan oluruz! Aksi halde kim gelse bize yararı yok!.. Unutmayalım ki, dünyada, bırakıp gideceğimiz bu “dünya” için değil, ahıretimizin imarı için varız!.. Nice insan ömrünü nice ulvî beklentilerle(!) geçirdi, ama şu anda ahırette, her biri sadece kendi elleri ile götürdükleriyle başbaşa! Sünnetullah gerçekleri böyle!.. Allah bizlere, gerçekleri görebilenlerden ve açığa çıkardıklarını hakkıyla değerlendirebilenlerden olmayı nasibetmiş olsun!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>