Sosyal Medyada Tasavvuf

FacebookTwitterRSSYoutube

Nasıl neanderthal−insansı− olunur? (ve nasıl insan?)

Henüz daha radyo, televizyon nedir bilinmediği devirlerde rahmetli Erzurumlu mutasavvıf Muhammed Lütfi Hazretlerinden işittikleri şu bilgileri büyüklerimiz naklederlerdi bize çocukken:

“Ahir zaman yaklaştığında her evden dışarıya bir pencere açılırmış; o zamanda bir takim çalgıcı kızlar türer ve ulu orta oynarlarmış; tüm ev halkı da gözünü o pencereye dikerek geçirirmiş günlerini, gecelerini… Sonra Deccal diye yalancı bir Mesih çıkarmış ortaya; imanı sağlam olmayan herkesi kandırırmış! Her türlü dünya nimeti onun yanında olurmuş. Bu arada, müminlerin önderi “Mehdi” lâkaplı zat da insanları Deccal’ın şerrinden korumak için bir grup inananla çaba sarfedermiş”…

40 yıla yakin zaman geçti aradan. O gün, acaba nasıl diye merak ettiğimiz o ‘pencere’ simdi her evin başköşesinde ve hemen herkesin gözü onda!.. Kim bilir hangi mecazlarla geçmişin koşullarında hangi günümüz gerçeklerine işaret edilmiş böyle… Nice işaretler var bu tür! Birazını dahi çözebilenler biliyorlar ki, yakın geçmişle karsılaştırınca artik bahsedilen o günlere geldik veya ‘daha’sına çok yaklaştık şimdilerde…

Elektrik bir araçtır örneğin, ustura da! Faydalı amaçlar için de kullanabilirsiniz, kolaylık sağlarlar; zararlı amaçlar için de… Televizyon da öyle; konumuz ise onun Deccaliyetin amacına hizmet doğrultusunda kullanılması…

Hemen hepimiz duymuş, okumuşuzdur: “Küçük alametleri tamamlandığında kıyametin, sıra büyük alametlere gelir”…

Dünyayı, kendi dünyalarından ibaret zanneden bireyler ve onların oluşturduğu topluluklar, olup bitenleri kendi köyleri ölçeğinde ele alma şartlanmaları yüzünden, büyük çapta bunların dünya yaşamını nereye götürdüğünü göremiyorlar…

Televizyon yayınlarının, eğlendirici, dinlendirici, eğitimi destekleyici, düşündürücü, bilgilendirici, yaşadığımız dünyada olup bitenlerin farkında olmamızı sağlayıcı işlevleri de bulunuyor elbette. Bu yayınlar bir yana. Ancak bunlarla birlikte, birçok yerde sıkça rastlarız, bazı yayınların toplum üzerindeki olumsuz etkileri üzerine yazılan veya konuşulanlara… Bireylerin sosyal, duygusal, psikolojik, kültürel, millî, manevi gelişimleri üzerinde olumsuz etkilerine; davranışlarda, ilişkilerde, alışkanlıklarda olumsuz etkilerine… Bunların ötesinde, dil ve iletişim becerileri üzerinde olumsuz etkilerine… “Bunlar toplumu yozlaştırıyor, ruh sağlığını bozuyor, insanların birbirine yabancılaşmasını tırmandırıyor, insanları değersizleştiriyor, metalaştırıyor, nesne düzeyine indirgiyor”, denir sıkça…

Peki ama bunların gerisinde ne var, çıkış noktasındaki ana sebep ne?..

Kur’an-ı Kerim’de, “insanlık bilincinin” açığa çıkısından önce dünya yüzünde yaşayan “insansıların” özellikleri olarak “kan dökücülük ve fesat çıkarıcılık” vurgulanır! Bu iki vurgunun geniş içeriğini düşünürsek eğer görürüz ki, Deccaliyet de bireyleri yoğun olarak bu neanderthal vasıflara yöneltmektedir! Kan dökücülük ve fesat çıkarıcılık! (İnsansılar ve insan konularında geniş bilgi için sitemizden Bilincin Arınışı kitabını okuyabilirsiniz.) Bu bilgi ışığında baktığınızda, “insanları” huzursuz eden şeyin aslında, genelde bu neanderthal (insanSI) yaşamın örneklenmesinin olduğunu görebilirsiniz.

İzlenenlerde sergilenenler hangi öğeleri içeriyor? Ön plânda sunulan karakterlerde çoğunlukla hangi vasıfları görüyorsunuz?..

Genellikle kibir, gurur, kendini beğenmişlik, bencillik, çıkarcılık gibi özellikler bunların başında geliyor!

Bu karakterler güçlerini neden alıyorlar?.. Birbirlerine karşı besledikleri kin, nefret, hırs, intikam, üstünlük taslama gibi duygulardan…

Bu duygularıyla harekete geçince ne tür güç gösterilerine girişiyorlar?.. Kavga, savaş, hırçınlık, saldırganlık, öfke, inatçılık, hiddet, şiddet, kabalık, zorbalık, yenilgiye uğratma, incitme, kırma, canını acıtma, hükmetme, öç alma, katletme, zarar verme türünden davranışlarla…

Kahramanların özellikleri bunlar! Bu arada, onların karşısında güçsüz durumda kalanlar, tehditlere karşı koyabilmek için hangi yollara başvuruyor, neyle karşılık vermeye çalışıyorlar?.. Yalan, dedikodu, iftira, riya, taklitçilik, aldatma, hırsızlık, çalma, çırpma, vs. ile… Karşı taraftaki kahramanların karakteristik özellikleri de bu ve benzeri türden…

Bunların sonucunda yaşananlar neler? Üzüntü, sıkıntı, ağlama, dövünme, sızlanma, dargınlık, bunalım, sarsıntı, depresyon, duygusal travmalar… Ve dahi, doyumsuzluk, görgüsüzlük, edepsizlik…

Sonuç; bunlara kapılan yığınlar, bunları hayatın çok normal ve kabul edilebilir bir parçası olarak algılamaya başlıyor. Çizilen imaj, dış dünyanın ilkel, korkunç, vahşi bir yer olarak algılamasına neden olabiliyor… Böyle bir düzen imajı karşısında her türlü negatif hislerle dolu kişiler ve beraberinde, davranışlarına yön vermeye başlayan korku, haset, kıskançlık, dedikodu, yalan, çıkarcılık, yargılama, kamplaşma, kutuplaşma, isyan, düşmanlık, vs., vs…

Taklitçilikle yaşayan birçok insan, ekranda ve gerçek yaşamda olup bitenler arasındaki farkı ayırtedebilecek durumda olmayınca, izlenen negatif içerikli sahneleri kendilerince oynamaya ve uygulamaya başlıyor. Taklit ettiği bu davranışlar, bir süre sonra kendi davranışları haline geliyor… Ve sonrasında her tür fesat, saptırma, aldatma, incitme, kırma, kan dökme toplumlarda eksik olmuyor…

İşte size “nasıl neanderthal olunur” eğitimi… “Salih” insan olma yolunda binlerce yıl süren ıslah oluştan, ani bir dönüşle geriye ve hatta insanlık öncesi cehalet devrine gidiş!..

Oysa insanı mutluluğa ve huzura götüren onca özenilecek insanlık vasfı varken: Karşısındakine saygı duymak, sevgi duymak, değer vermek, öncelik vermek, yardımcı olmak, destek olmak; başkalarını da gözetmek, yanıbaşındakini, komşusunu, toplumu, çevreyi gözetmek; hatasını farketmek, bağışlanma dilemek, söz dinlemek, başkalarını anlamaya çalışmak, kendi hatalarını düzeltmeye çalışmak, hayırlı dilekte bulunmak, kendini karşısındakinin yerine koyabilmek, paylaşmak, verici olmak, hoşgörmek, kusurları örtmek, karşısındakini kırmamak, incitmemek, rıza göstermek; kibar, zarif, özenli olmak; cömert, içten, işbirlikçi, uzlaşıcı, barışçı, sabırlı, sakin olmak…

Ne yazık ki bunlara özendiren kahramanları da Deccal’in dünyasında bulmanız mümkün değil! Çünkü onların yeri orası değil!

Hepsi bir yana, henüz daha en basit insanca davranışlar olan, “teşekkür etmek”, “lütfen” demek, “rica etmek”, “özür dilemek” erdemlerinden uzaksa toplumlara sunulan modeller, daha ötesinde ne bekleyebilirsiniz ki?..

Dünyadaki tüm lisanlarda koşulsuz biçimde yaşanan ve “şükran” hissini ifade eden, ve bu sebeple de sadece “geniş zaman” kipiyle kullanılan “teşekkür ederim” sözü, teşekkür “ediyorum” ya da teşekkür “ettim” şeklinde geçmiş zamanda kalması koşuluyla bir borç ödeme veya vazifeyi baştan savma düzeyine indirgenirse eğer… Şükranını ifade etmede dahi böyle bir yüzeyselliğe şartlanan toplumlar, insani değerleri daha ne kadar ileri götürebilirler?

“Lütfen”, “rica”, “özür”, “teşekkür” gibi hissedişler birer zarafet ifadesidir! Bunları karşımızdakine sunarken, geçmişte kalan bir eylemi değil, o an yaşadığımız hissiyatı ifade ederler! “Ediyorum”, “diliyorum”, “ettim”, “diledim” gibi çekimlerle geçmişte bırakılıp, terkedilmezler! ‘Yaptım kurtuldum’ veya ‘geçmişte kalsın’ der gibi dillendirilmezler! “Özür dilerim”, “teşekkür ederim”, “rica ederim”dir orijinal ve anlamlı halleri. Ama bunları hissedebilmek ve dile getirebilmek için de, sırtına kalas bağlı gibi eğilemeyen benlik gururu değil, rükûa, secdeye gidebilen olgun, geniş bir gönül gerektir… İnsanlık değerlerini yaşayabilmenin basit eşiğidir böyle incelikler.

Ne kadar özlü ifadeyle ortaya konmuş Kuran-ı Kerim’de bu önemli gerçek: Fesat çıkarma ve kan dökücülükle yaşayan “insansılar” karşısında, Adem ve eşinin “insan” olarak ortaya koydukları vasıflar: “Hatasını farketme, kabul etme ve itiraf etme”, “özür − bağışlanma dileme”, “hatasını gidermeye çalışma”, “hayırlı dilekte bulunma” türünden davranışlarla… “Ya Rabbi, içine düştüğümüz bu zulmü, karanlığı biziz kendine reva gören. Kendi yaptığımızın neticesi olarak bunu yaşamaktayız… Özür dileriz, lütfen bizi bağışla! Çünkü eğer bizi bağışlamazsan, bu hatamızdan dolayı affetmezsen, biliyoruz nasıl perdeli bir halde kalacağımızı! O hale dönmek istemiyoruz! Biliyoruz affedilmezsek kimlerin durumuna düşeceğimizi ve nasıl ziyan edenlerden olacağımızı.”

Ne fayda gelin görün ki, Müslümanların dahi büyük çoğunluğuna göre Kur’an’da verilen bu açıklamalar, sadece geçmişte yaşanmış tarihsel hikayeler, ya da mitler…

Bunları ne için konu ettik?.. Şunun için:

Algıladığınız herşey, “ayna nöronlar” sayesinde beyninizi, kendiniz yaşıyormuşçasına harekete geçiriyor ve beyninizden geçen herşey de ruhunuzda kayda geçiyor; bunu hatırlayasınız diye…

Mazeretin geçerli olmadığı o sonsuz yaşamınızı, şu anda ve her anda her algıladığınızla imar ettiğinizi hatırlayasınız diye…

Biliyoruz ki herkes, gideceği yerde bulacağını buradan elleriyle götürecektir.

Büyük çoğunluk, TV’de izlediklerinin kendi beyinlerini nasıl etkilediğini bilmiyor; hiç farkında olmadan nasıl olumsuz etkilendiklerinin, hayata bakışlarının nasıl yönlendirildiğinin farkına bile varamıyorlar. Oysa beyin, her algılananı (hayal dahi olsa) ayrım yapmadan daima veritabanına kaydetmekte ve daha sonra da kaçınılmaz biçimde her an o veritabanının getirisini ortaya koymaktadır! Seyredilen ilkellik ve çekişmeler yetmiyormuş gibi, bir yandan da yoğun olarak yapılan yorumlarla kişi, kendi kendini o çıkmazın içine iyice gömmektedir.

“Bilgi bankanıza yükledikleriniz” neanderthal ve ayrılığı yaşatan bakış açısının karşılığı olsun istiyorsanız, onlara yer açın! Yoksa onlardan uzak durun! İnsanî değerlerden başkasına yer vermeyin!..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>