Widgetized Section

Go to Admin » Appearance » Widgets » and move Gabfire Widget: Social into that MastheadOverlay zone

Mârifetnâme’de “Evrim” Açıklaması

“İslamiyet ve bilim aynı şeyi söylemekte olup, arada yalnız isim farkı vardır.”
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. (Mârifetnâme)

Günümüz bilgileri ışığında yeryüzündeki canlıların öyküsünün yaklaşık 4 milyar yıl önce başladığı, insanın da dahil olduğu primat takımının ise yaklaşık 70 milyon yıllık bir geçmişe sahip olduğu kabul edilir. Peki bu canlılar bir anda bu haliyle varolmuş ve milyonlarca yıldır yaratıldığı gibi mi durmaktadırlar, yoksa bir değişim sözkonusu mudur?

Bu yazımızda Tasavvuf ve Bilimin bu konuya getirdikleri bazı açıklamalara yer vereceğiz.

Konuya girmeden önce, günümüzde tartışıldığı şekliyle evrim konusundaki bir yanlış anlamayı belirleyelim. Bir çok yerde olduğu gibi Türkiye’de de nedendir bilinmez Darwin’e atfedilen evrim teorisi aslında Darwin’in söylediklerinden farklıdır. Örneğin Darwin hiçbir zaman “insan maymundan gelmiştir” dememiştir. İnsan ve maymunun tarih sürecindeki gelişimlerine bakılınca, milyonlarca yıl öncesinde yaşamış olan ortak bir atadan geldikleri teorisini ileri sürmüştür. Buna göre, aradan geçen milyonlarca yıllık süreçte bu ortak atanın bazı üyelerinin genlerinde tamamen şansa bağlı olarak bazı değişiklikler ortaya çıkmış ve onları diğerlerinden farklı kılmıştır. Zamanla bu değişikliklere yenileri eklenmiş, ortam şartları nedeniyle ortaya çıkan doğal ayıklanma sürecinin de eklenmesi ile bu değişiklikler bugün bildiğimiz primatların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

İnsan kromozom haritasında yapılan bilimsel incelemeler, 2 numaralı insan kromozomunun aslında iki kromozomun uç uca eklenmesinden meydana gelmiş büyük bir kromozom olduğu gerçeğini gün ışığına çıkarmıştır.

Öyle veya böyle, bugün artık insanların kafasında sorgulanan ve ne derece doğru olduğu anlaşılmaya çalışılan bir evrim olgusu sözkonusu.

Evrim teorisine karşı olanların ileri sürdükleri savlardan biri, maymunların 24 çift farklı kromozom taşıdıkları, insanlarda ise bu rakamın 23 çift yani 46 olduğudur. Eğer ortak atadan geliniyorsa her iki türün de aynı sayıda kromozom taşıması gerekirdi. Aslında bu mantık son derece doğrudur. Ancak insanın maymundan bir eksik kromozom taşıdığı önkabulü doğru değildir. Çünkü insan kromozom haritasında yapılan bilimsel incelemeler, 2 numaralı insan kromozomunun aslında iki kromozomun uç uca eklenmesinden meydana gelmiş büyük bir kromozom olduğu gerçeğini gün ışığına çıkarmıştır.

Yine evrim karşıtı savlardan bir diğeri, canlıların çevre şartlarının değişimine uymak amacıyla değişimlerinin kısa sürede ortaya çıkamayacağı şeklindedir. Oysa bu sav da gerçeği ifade etmekten uzaktır.

Geçtiğimiz 2008 yılının büyük bölümünü geçirdiğim ABD’de, bulunduğum üniversitelerde kendi çalışma konum dışında görüşme fırsatı bulduğum diğer disiplinlerdeki bilim insanlarından evrim konusunu gün ışığına çıkaran bazı gelişmeleri de izleme fırsatım oldu. Örneğin, 1988 yılında Michigan State Üniversitesi araştırmacılarından Richard Lenski’nin, E.coli bakterileri üzerinde başlattığı çalışma bu yönde önemli bulgular içeriyor. Lenski ve arkadaşları, araştırmalarında bakterilerin besi ortamındaki glikoz miktarını çok azaltarak zaman içerisinde bu yeni çevre şartına adapte olup olmayacaklarını belirlemek istemişler. Bakteriler faaliyetlerini sürdürebilmek ve çoğalmak için glikoza gereksinim duyarlar ve uzun yıllar devam eden bu deneyde, yaklaşık 35 bin nesil sonra bakterilerden bir kısmının ortama adapte olmak üzere değiştikleri ortaya çıkmış. Deneyin başında dondurularak buzluklarda bekletilen klonları ile karşılaştırıldıklarında, değişim yaşayan bakterilerin iki kat daha hızlı çoğaldıkları ve ayrıca hücrelerinin iki kat daha büyük hale geldiği belgelenmiştir. Bulgulardan ilginç olan bir diğeri ise değişimin çok yavaş ve uzun zaman içerisinde olmak yerine zaman zaman kümeler halinde ortaya çıkması olmuştur. Yani, değişimin sanki dalgalar halinde geldiği; uzun bir süre hiçbir değişim olmadığı ancak kısa sürede önemli değişiklerin olduğu, bunu yine değişimsiz geçen uzun bir sürenin takip ettiği gözlemlenmiştir. Bir diğer değişle Lenski’nin bulguları Darwin’in “doğal seleksiyon” teorisini doğrulamıştır. Bakteriler, çevre şartlarına uymak üzere değişim yaşamışlardır.

Bernhard Palsson başkanlığında bir diğer araştırma grubu ise E.coli bakterisini glikoz yerine sabun yapımında kullanılan gliserolle beslemeye başlamış; normalde gliserolden çok az faydalanabilen E.coli’nin kontrollü laboratuar şartları altında sadece 44 gün sonra (660 E.coli nesli demektir) gliserolden çok iyi yararlanabilir hale geldiklerini görmüşlerdir. Yine bakteriler çevre şartlarına uyum gösterecek yapısal değişikliği kazanmışlar ve ilk halleri ile karşılaştırdıklarında iki kat daha hızlı büyüyen yeni bakteriler ortaya çıkmıştır.

Bunun gibi örneklerin sayısını artırmak mümkün. Bakterilerin antibiyotiklere karşı nasıl dayanıklı hale geldiklerini çoğumuz duymuşuzdur. Örneğin günümüzde her yıl milyonlarca insanın ölümüne neden olan verem hastalığı etmeni başlangıçta özel antibiyotiklerle öldürülebilmiş fakat aradan geçen sürede bu bakteriler kullanılan ilaçlara karşı dayanıklı hale gelmişlerdir. Bu sebeple, verem tedavisinde karşılaşılan antibiyotik direnci halen en önemli sorundur.

Evrim teorisinin kurucusu Darwin’den (1809-1882) yaklaşık bir asır önce Anadolu’da yaşamış olan Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri (1703-1772), canlı yaşamın tâbi olduğu “evrimi”, Marifetnâme isimli eserinde açık biçimde dile getirmiştir.

Gelelim bu konuya tasavvuf ehlinin bakışına. Evrim teorisinin kurucusu kabul edilen Darwin’den (1809-1882) yaklaşık bir asır önce Anadolu’da yaşamış olan Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri (1703-1772), canlı yaşamda bir “evrim” sözkonusu olduğunu Marifetnâme isimli eserinde şu sözlerle açık biçimde özetlemiştir:

Hak Teala’nın emir ve tesiri ile felekler ve yıldızlar hareket edip, dört unsuru istihale (evrim) ile birbirine karıştırıp yoğurmuşlardır. Böylece, önce madenler, sonra bitkiler, daha sonra hayvanlar meydana gelmiştir. Hayvan kemalini bulduğunda insan zahir olmuştur. Bu bileşik cisimlerin dört mertebesi arasında yani maden, bitki, hayvan ve insan arasında aracı bileşik cisimler de vardır. Madenler ile bitkiler arasında vasıta ve geçit olan mercandır… Bitkiler ile hayvanlar arasında geçit hurma ağacıdır. Çünkü o bitki olmasına rağmen hayvan gibi erkeğine yakın olmadıkça (döllenme olmayıp) neticesi hurma olmaz. Hayvanlar ile insanlar arasında geçit olanların en açığı maymundur. Çünkü bütün organları, kıl ve kuyruğundan başka dışı ve içi insana benzer.  Mercan, hurma ağacı ve maymun gibi maden, bitki, hayvan ve insan arasında geçit olanların varlıklarındaki hikmet, her birinin kendi mertebesi aşağısından son yükseklik derecesine ulaşması, varlıklardaki mertebelerin o silsile yoluyla tertip edilmesi ve insanlık mertebesinde nihayet bulmasıdır. Zamanın devretmesinin tamamlayıcısı ve cihan varlıklarının özü insanın var olmasıdır. Yedi yüksek babanın (felekler) ve dört aşağı ananın (anasır-ı erba’a) ve üç bileşik cisimlerin (mevalid-i selase) neticelerinin özü insan bedenidir. Belki iki cihandan sebep ve gaye, ancak hazret-i insandır…

Bu şerefli vücudun yükselişinin başlangıcı madenler olmuştur. En önce kaygan çamurdur, sonra taş mertebelerine yükselmiştir, sonra kıymetli cevherler mertebesine vasıl olmuştur… o mertebeden de yükselerek tohumsuz biten bitkiler mertebesine varmıştır. Sonra tohum ile biten bitkiler mertebesine, oradan ağaç şeklini alıp hurma ağacına kadar varmıştır. Hurma mertebesinden hayvanların mertebelerine yükselip nice seneler o mertebede ömür sürmüştür. Oradan fiil ve şekil bakımından insana benzeyen yarı insan (nesnas) ve maymun mertebesini bulup daha da yükselerek insan şekline gelmiştir.” (Marifetname, Bedir Yayınevi, s.57-60)

Ve le kad halaknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn (mesnûnin). (15/Hicr:26)

Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) halkettik.

Elleziy ahsene külle şey’in halakahü ve bede’e halkal’ insâni min tıyn. (32/Secde:7)

O herşeyi güzellikle halkedendir ve insanı halketmeye balçıktan (tıyn’den) başlamıştır.

İz kale rabbüke lil melaiketi inni halikum beşeren min tiyn. Fe iza sevveytühu ve nefahtü fihi mir ruhiy fekau lehu sacidin. (38/Sad: 71-72)

Rabbin Melâikeye demişti ki: Ben balçıktan (tıyn’den) bir beşer halkedeceğim. Onu tesviye ettiğim (kıvama erdirip tamamladığımda) ve ona ruhumdan nefheylediğimde derhal ona secdeye kapanın.

Ve iz kale rabbüke lil melaiketi inni cailün fil erdi halifeh, kalu e tec’alü fiha mey yüfsidü fiha ve yesfiküd dima’… (Bakara: 30)

O vakit rabbin melâikeye “Ben Arzda muhakkak bir halife kılacağım” dediğinde, onlar “orada fesat edecek ve kanlar dökecek bir mahlûk mu var kılacaksın?”… dediler.

[Genellikle yaratma diye çevrilen halak kelimesi “form vermek” anlamındadır. Buradaki ceala, “kılmak” manasındadır.]

Mârifetnâme’ye ilaveten birçok diğer eserde de, cansızlardan gelişip bitkiye, bitki düzeyinden hayvan düzeyine ve oradan insana doğru işleyen sürece İslâm alimleri tarafından sürekli değinilmiştir.

Holografik Bakış” isimli kitabımızda yer verdiğimiz üzere, Modern Bilime göre, evrendeki her şeyin ortaya çıkışı, atomaltı düzeydeki “olasılık dalgalarının” ancak gözlemci insan bilinci tarafından, belirli özellikler şeklinde kavranmasıyla gerçekleşmektedir. Dolayısıyla, içinde yaşadığımız bu âlem, atomaltından bakıldığında “olasılık dalgaları” diye gözlenen, henüz hiçbir şeyin sınırı ve şekli olmadığı o boyutun, tabiri caizse, “şuur dediğimiz kodla sistemleşmesi” ve “çeşitli suretlere bürünmesi” şeklinde oluşmaktadır. Tasavvuf terimleriyle ifade edersek; varlık, varoluşu itibariyle, tümüyle özündeki o “ilmi kodla” belirlenmiş ölçü ve düzene (tertip ve nizama) tabidir ki, âlemlerdeki her zerre, varoluşuyla onun hükmü altındadır! Yaşam, bu sistemin işleyişini oluşturan, “evrenin geni” diyebileceğimiz o şuursal kod –“levh-i mahfuz” tabiriyle işaret edilen yaşamın orijinal yapısı– ile sabittir . Bir başka ifadeyle, evrendeki her oluşum yaratılmadan evvel Allah ilmindeki “hüküm ve takdir” boyutunda yazılıdır.

“Evrim” denen değişim, birimlerin varoluş nedenini yani kendilerini “gerçekleştirmeleri” sürecidir.

Evrimi inkâr etmenin, “canlı yaşamında değişim sözkonusu değildir, herşey bir anda bu haliyle varolmuştur ve tüm canlılar milyonlarca yıldır yaratıldığı gibi durmaktadır” türünden bir kanaati savunmaktan öteye gidemeyeceği açıktır. Oysa, Tasavvuf ve Modern Bilim verileri ışığında değerlendirdiğimizde görürüz ki, bugün evrim sonucunda kazanılmış özellikler olarak gördüklerimiz, yukarıda değindiğimiz esas üzere, canlıların ezelinde (boyutsal derinliğinde) takdir edilmiş bir gayedir ve “evrim” denen değişim, birimlerin varoluş nedenini yani “kendilerini gerçekleştirmeleri” sürecidir. Zira canlıların her zerresinde, kendi varoluşlarını sağlayan yapısal ilim ve potansiyel kudret (bilinç ve enerji) mevcuttur ve evrim, orijinal tasarımın (çok uzun sürelerde) realizasyonu olarak anlaşılmalıdır. Bunun en açık örneklerinden birisi, uygun koşullar altında, değişim için gerekli potansiyeli zaten başlangıçtaki yapısında barındıran bir yumurtanın, sonuçta dünyaya gelecek olan yeni canlıyı oluşturmak üzere çeşitli aşamalar geçirerek kendini gerçekleştirmesidir.

Ancak “evrim”, Modern Bilim öncesinde ateistlerin dayandırdığı gibi tamamen “şansa bağlı olarak gelişen değişiklikler süreci” şeklinde olmayıp, atomaltı düzeyde tümü birbiriyle ilintili olan birimlerin, varoluş nedenleri istikametinde ortaya çıkışları esasına dayanmaktadır. Darwin’den önce, 1809’da yayınladığı Zoolojik Felsefe isimli kitabında Lamarck’ın öngörüleri de bu yöndedir. Zira Darwin, evrimin tamamen çevresel koşullardan kaynaklandığını ve doğal seleksiyonla oluştuğunu iddia ederken, Lamarck, değişimin, türlerin tabiatında var olan evrimleşme özelliğinden kaynaklandığını öne sürmüştür.

Eğer Tasavvuf öğretisinin günümüz kavramlarıyla dile gelişi olan Modern Bilimde vurgulanan “evrensel bütünlük” gerçeğinin idrakiyle değerlendirirsek, içsel ve dışsal faktörler ayrımının geçersizliğini ve değişimin, iç ve dış tanımlamaları ile bölünmeyen, evrensel tek bir güçten kaynaklandığını da görürüz. İsterseniz siz bu gerçeği “herşey Allah’ın kudretiyle olmaktadır” diye ifade edin, değişmez. Bu gücün kendinden ortaya konan (tecelli eden) özelliklerinin seyri (kavranması) ise, algılamanın kapasitesinden doğan değişik “zaman” varsayımları beraberinde söz konusu olur.

… kulle yevmin huve fi şe’n (55/Rahman: 29). O her an yeni bir oluştadır.

… yahlûku ma yeşa (42/Şura: 49). Dilediğini halkeder.

Tasavvuf öğretisinin günümüz kavramlarıyla dile gelişi olan Modern Bilimde vurgulanan “evrensel bütünlük” gerçeğinin idrakiyle bakıp herşeyin birbiriyle ilintili oluşunu hesaba katarsak, içsel ve dışsal faktörler ayrımının geçersizliğini ve değişimin, iç ve dış tanımlamaları ile bölünmeyen evrensel tek bir güçten kaynaklandığını görürüz.

Aslında, karakterlerini genetik materyalin kodladığı canlıların dünyaya gelişlerine bakmak bile evrim olayının gerçekliği hakkında yeterli bir gözlemdir. Canlıların zamanla değişimini –ki bununla milyonlarca yılı kastediyoruz– kabul etmeyenler ile evrimi kabul edenler arasındaki fark, insanların yaşamlarına bebek olarak başladıklarına inanmakla, sperm ve yumurtanın birleşmesiyle oluşan tek hücre olarak başladıklarına inanmak arasındaki farka benzer. Modern bilimden önce, spermin içinde mikroskobik büyüklükte bir insancık olduğuna ve bu küçük insanın ana rahmine girdikten sonra beslenerek değişmeden sadece büyüdüğüne inanılıyordu. Ama bugün, ne spermle ne de yumurta hücresi ile taşınan böyle bir mikro canlının olmadığını biliyoruz. Dahası, eğer bir insanın, bir maymunun, bir farenin, bir tavşanın veya bir kuşun yaşamlarının başlangıcından itibaren gelişimlerine bakarsanız, ilk gelişim dönemlerinde bunları birbirlerinden ayırt etmenin imkânsız olduğunu görürsünüz.

Doğanın işleyişinde değişmeyen tek şey değişimin ta kendisidir. Yaşamda her oluşum belirli bir sürecin neticesidir. Sünnetullah diye bildirilmiş olan işleyiş disiplini bugün nasıl operasyonel ise her anda aynı şekilde işler. Değişim, Sünnetullaha rağmen değil, Sünnetullahın gereği olarak gerçekleşir.

Tasavvuf ehlinin basiretle farkettiği evrim, 19. yüzyıl biliminde bir teori olarak başlamış ve şimdiye dek elde edilen bilimsel veriler öngörülenleri doğrular nitelikte olmuştur. Gelişmelere bakıldığında zaman içerisinde onu inkâr etmenin gittikçe zorlaşacağı açıktır.

İslamiyet ve bilimin aynı şeyi söylemekte olduğu ve arada yalnız isim farkı olduğunu vurgulayan İbrahim Hakkı Hazretleri, aynı eserinde insanın oluşumunu açıkladığı bölümün sonunda, günümüzden iki asır önce, bilim adamlarının, bilimin ve deneylerin meydana çıkardığı gerçekler olan sözlerine itiraz edilmesinin doğru olmadığı uyarısını da şu sözlerle yapmıştır:

Sözkonusu işleri çürütmek için tartışmayı dinin gereği zanneden kimse, dini zayıflatmış, değersizleştirmiş ve dine karşı cinayet işlemiş olur. Zira zikredilen olayların gerçekten olduğunu ölçüm ve hesap kanıtları gösterir. Buna muttali olup doğrulamasını yapabilen ve sebebini, zamanını, miktarını ve süresini bildiren kimseye, bunun dine aykırı olduğu söylenecek olursa, o kişi yakin üzere olduğu sonuçtan şüphe etmez, fakat belki dinden kuşkuya düşerek, “akla aykırı din nasıl olur?” diye sormağa başlar. Dine yolu yordamıyla eleştiri getirenlerin verdiği zarara göre, dine yanlış biçimde yardımcı olanların verdiği zarar daha çoktur.

Sözümüze, varlık dairesi denen ıslah (evrim) sürecinin, marifet kemaline erip küllî akla kavuşarak tamamlandığına işaret eden Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin, insana kendi gerçeğini gösteren bir beyti ile son verelim:

İki alem senin kabuğundur, sen ancak alemin özüsün,
Seninle hay’dır eşya; kendini bil, ruh-u azamsın.

Ahmed BAKİ

Mârifetnâme’de “Evrim” Açıklaması için toplam 3 yorum yapmış

  1. serkan Cevapla

    29 Nisan 2009 - 13:12

    Salt bilincin milyarlarca belki trilyonlarca yıl olan süreci……

  2. simurg Cevapla

    08 Mayıs 2011 - 10:03

    Merhaba yazı için teşekkürler.Ancak marifetnamenin devamında şöyle diyor
    Meselâ o geçici vücut, bitkiler âlemine girerken bazı âfetler ârız olup, bitki olamaz. Yahut bitki olur lâkin kemâline ermezden önce bozulup, yerden tekrar bitmeye muhtaç olur. Kâh olur ki, itidalden uzak olan bitkiye dönüşüp, hayvan yeygisine layık olmaz. Kâh olur ki, hayvan yeygisi olmaya kabiliyeti olur da, yenmeden önce zail olur. Bu yolla nice yıllar gecikir. Kâh olur ki, itidalden uzak olan bitkiye dönüşüp, hayvan yeygisine layık olmaz. Kâh olur ki, hayvan yeygisi olmaya kabiliyeti olur da, yenmeden önce zail olur. Bu yolla nice yıllar gecikir. Kâh olur ki, bir hayvan, eti yenenlerden olmuşken, İnsanlar tarafından yenmeden bozulur ve hayvanı insan mertebesine naklettiremez. Kâh olur ki, insan mertebesine geçer, lâkin kemâl mertebesine ulaşamaz. Külli aklı bulamaz; dünyaya hayvan gelir nâdân gider. Kâh olur ki, yükseliş mertebesini kısaltıp, topraktan ağaçlara gelir ve meyve suretine girip, insan gıdası olup, meni suretini bulup, insan suretine gelir; akıllı ve ârif olur. Lâkin ilk akla ulaşamaz ve kemâlini bulamaz. Kâh olur ki, süratle buğday, arpa, darı şekline girip, insan yiyeceği olup, meni suretini bulup, ana rahmine dolup, kan pıhtısı ve et parçası olup, insan şekline gelip; akıllı, olgun ve ârif olur ve ilk akla ulaşır ve çıkışı tam hasıl olur.

    buna dayanarak da bazı kişiler yukarda söylediklerinizin yanlış yorumlandığını burda belirtildiği gibi elementlerin mertebe değiştirdiğini bu dizelerim evrimi desteklemediğini düşünüyorlar.Yanlış anlamayın ben doğrusunu aradığım ve bulmak istediğim için bunları buraya yazdım çünkü kafam karıştı artık.bu konu hakkında bir şeyler söylerseniz sevinirim.iyi günler

  3. Celal Samyeli Cevapla

    23 Ekim 2013 - 14:51

    “İslamiyet ve bilimin aynı şeyi söylemekte olduğu ve arada yalnız isim farkı olduğunu vurgulayan İbrahim Hakkı Hazretleri, aynı eserinde insanın oluşumunu açıkladığı bölümün sonunda, günümüzden iki asır önce, bilim adamlarının, bilimin ve deneylerin meydana çıkardığı gerçekler olan sözlerine itiraz edilmesinin doğru olmadığı uyarısını …..”

    Ahmet Hulusi Efendi,

    “Eğer Evrim doğruysa, şu an müstakil , mükemmel canlılar olmayacak, evrim devam edecek ve herşey karma karışık, yarım yamalak olacaktı. Böyle bir şey gördünüz mü? son zamanlarda evrimi kabul eden tasavvufçular kimlerdir?

    Sözde Bilimsellik adı altında; çocukların, gençlerin imanlarına musallat oluyorsun. Beyinlerini zehirliyorsun.

    Allah yarattı denilince reddediyor. Tesadüfen oldu denilince, (Yaradılışta hiçbir kusur olmamasına rağmen) hoplayıp zıplıyorsunuz. Kuantum Fiziğinden, laser hologramdan, Ruh u Beynin ürettiğinden bahsediyorsun. Allah (C.C.),Adem Peygamber ‘den onun bütün zürriyetini çıkarınca “Evet Rabb imizsin” diyenler kimdir?

    Sen kaç Quantum fiziği kitabı okudun? Okuduklarından ne anladın?

    “Son defa söyleyecek olursam; senin iddialarının
    boş olduğunu, iddialarını çürütmeye bile gerek görmediğimi söyleyebilirim”

    Senin amacın nedir?

    “Lütfen bana anlatır mısın? Canlılık suda başlamış
    iken, Oksijen i Sudan alan balıklar , ne zaman karar verip karaya çıkmışlar ve bir anda akciğer solunumuna başlamışlardır. Bugünün maymunları da çok ahmak; iki ayak üzerinde yürüyüp , diğer ayaklarını el olarak kullanmayı bir türlü anlayamadılar.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>