
“İslamiyet ve bilim aynı şeyi söylemekte olup, arada yalnız isim farkı vardır.”
—Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. (Mârifetnâme)
Günümüz bilgileri ışığında yeryüzündeki canlıların öyküsünün yaklaşık 4 milyar yıl önce başladığı, insanın da dahil olduğu primat takımının ise yaklaşık 70 milyon yıllık bir geçmişe sahip olduğu kabul edilir. Peki bu canlılar bir anda bu haliyle varolmuş ve milyonlarca yıldır yaratıldığı gibi mi durmaktadırlar, yoksa bir değişim sözkonusu mudur?
Bu yazımızda Tasavvuf ve Bilimin bu konuya getirdikleri bazı açıklamalara yer vereceğiz.
Konuya girmeden önce, günümüzde tartışıldığı şekliyle evrim konusundaki bir yanlış anlamayı belirleyelim. Bir çok yerde olduğu gibi Türkiye’de de nedendir bilinmez Darwin’e atfedilen evrim teorisi aslında Darwin’in söylediklerinden farklıdır. Örneğin Darwin hiçbir zaman “insan maymundan gelmiştir” dememiştir. İnsan ve maymunun tarih sürecindeki gelişimlerine bakılınca, milyonlarca yıl öncesinde yaşamış olan ortak bir atadan geldikleri teorisini ileri sürmüştür. Buna göre, aradan geçen milyonlarca yıllık süreçte bu ortak atanın bazı üyelerinin genlerinde tamamen şansa bağlı olarak bazı değişiklikler ortaya çıkmış ve onları diğerlerinden farklı kılmıştır. Zamanla bu değişikliklere yenileri eklenmiş, ortam şartları nedeniyle ortaya çıkan doğal ayıklanma sürecinin de eklenmesi ile bu değişiklikler bugün bildiğimiz primatların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Öyle veya böyle, bugün artık insanların kafasında sorgulanan ve ne derece doğru olduğu anlaşılmaya çalışılan bir evrim olgusu sözkonusu.
Evrim teorisine karşı olanların ileri sürdükleri savlardan biri, maymunların 24 çift farklı kromozom taşıdıkları, insanlarda ise bu rakamın 23 çift yani 46 olduğudur. Eğer ortak atadan geliniyorsa her iki türün de aynı sayıda kromozom taşıması gerekirdi. Aslında bu mantık son derece doğrudur. Ancak insanın maymundan bir eksik kromozom taşıdığı önkabulü doğru değildir. Çünkü insan kromozom haritasında yapılan bilimsel incelemeler, 2 numaralı insan kromozomunun aslında iki kromozomun uç uca eklenmesinden meydana gelmiş büyük bir kromozom olduğu gerçeğini gün ışığına çıkarmıştır.
Yine evrim karşıtı savlardan bir diğeri, canlıların çevre şartlarının değişimine uymak amacıyla değişimlerinin kısa sürede ortaya çıkamayacağı şeklindedir. Oysa bu sav da gerçeği ifade etmekten uzaktır.
Geçtiğimiz 2008 yılının büyük bölümünü geçirdiğim ABD’de, bulunduğum üniversitelerde kendi çalışma konum dışında görüşme fırsatı bulduğum diğer disiplinlerdeki bilim insanlarından evrim konusunu gün ışığına çıkaran bazı gelişmeleri de izleme fırsatım oldu. Örneğin, 1988 yılında Michigan State Üniversitesi araştırmacılarından Richard Lenski’nin, E.coli bakterileri üzerinde başlattığı çalışma bu yönde önemli bulgular içeriyor. Lenski ve arkadaşları, araştırmalarında bakterilerin besi ortamındaki glikoz miktarını çok azaltarak zaman içerisinde bu yeni çevre şartına adapte olup olmayacaklarını belirlemek istemişler. Bakteriler faaliyetlerini sürdürebilmek ve çoğalmak için glikoza gereksinim duyarlar ve uzun yıllar devam eden bu deneyde, yaklaşık 35 bin nesil sonra bakterilerden bir kısmının ortama adapte olmak üzere değiştikleri ortaya çıkmış. Deneyin başında dondurularak buzluklarda bekletilen klonları ile karşılaştırıldıklarında, değişim yaşayan bakterilerin iki kat daha hızlı çoğaldıkları ve ayrıca hücrelerinin iki kat daha büyük hale geldiği belgelenmiştir. Bulgulardan ilginç olan bir diğeri ise değişimin çok yavaş ve uzun zaman içerisinde olmak yerine zaman zaman kümeler halinde ortaya çıkması olmuştur. Yani, değişimin sanki dalgalar halinde geldiği; uzun bir süre hiçbir değişim olmadığı ancak kısa sürede önemli değişiklerin olduğu, bunu yine değişimsiz geçen uzun bir sürenin takip ettiği gözlemlenmiştir. Bir diğer değişle Lenski’nin bulguları Darwin’in “doğal seleksiyon” teorisini doğrulamıştır. Bakteriler, çevre şartlarına uymak üzere değişim yaşamışlardır.
Bernhard Palsson başkanlığında bir diğer araştırma grubu ise E.coli bakterisini glikoz yerine sabun yapımında kullanılan gliserolle beslemeye başlamış; normalde gliserolden çok az faydalanabilen E.coli’nin kontrollü laboratuar şartları altında sadece 44 gün sonra (660 E.coli nesli demektir) gliserolden çok iyi yararlanabilir hale geldiklerini görmüşlerdir. Yine bakteriler çevre şartlarına uyum gösterecek yapısal değişikliği kazanmışlar ve ilk halleri ile karşılaştırdıklarında iki kat daha hızlı büyüyen yeni bakteriler ortaya çıkmıştır.
Bunun gibi örneklerin sayısını artırmak mümkün. Bakterilerin antibiyotiklere karşı nasıl dayanıklı hale geldiklerini çoğumuz duymuşuzdur. Örneğin günümüzde her yıl milyonlarca insanın ölümüne neden olan verem hastalığı etmeni başlangıçta özel antibiyotiklerle öldürülebilmiş fakat aradan geçen sürede bu bakteriler kullanılan ilaçlara karşı dayanıklı hale gelmişlerdir. Bu sebeple, verem tedavisinde karşılaşılan antibiyotik direnci halen en önemli sorundur.
Gelelim bu konuya tasavvuf ehlinin bakışına. Evrim teorisinin kurucusu kabul edilen Darwin’den (1809-1882) yaklaşık bir asır önce Anadolu’da yaşamış olan Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri (1703-1772), canlı yaşamda bir “evrim” sözkonusu olduğunu Marifetnâme isimli eserinde şu sözlerle açık biçimde özetlemiştir:
“Hak Teala’nın emir ve tesiri ile felekler ve yıldızlar hareket edip, dört unsuru istihale (evrim) ile birbirine karıştırıp yoğurmuşlardır. Böylece, önce madenler, sonra bitkiler, daha sonra hayvanlar meydana gelmiştir. Hayvan kemalini bulduğunda insan zahir olmuştur. Bu bileşik cisimlerin dört mertebesi arasında yani maden, bitki, hayvan ve insan arasında aracı bileşik cisimler de vardır. Madenler ile bitkiler arasında vasıta ve geçit olan mercandır… Bitkiler ile hayvanlar arasında geçit hurma ağacıdır. Çünkü o bitki olmasına rağmen hayvan gibi erkeğine yakın olmadıkça (döllenme olmayıp) neticesi hurma olmaz. Hayvanlar ile insanlar arasında geçit olanların en açığı maymundur. Çünkü bütün organları, kıl ve kuyruğundan başka dışı ve içi insana benzer. Mercan, hurma ağacı ve maymun gibi maden, bitki, hayvan ve insan arasında geçit olanların varlıklarındaki hikmet, her birinin kendi mertebesi aşağısından son yükseklik derecesine ulaşması, varlıklardaki mertebelerin o silsile yoluyla tertip edilmesi ve insanlık mertebesinde nihayet bulmasıdır. Zamanın devretmesinin tamamlayıcısı ve cihan varlıklarının özü insanın var olmasıdır. Yedi yüksek babanın (felekler) ve dört aşağı ananın (anasır-ı erba’a) ve üç bileşik cisimlerin (mevalid-i selase) neticelerinin özü insan bedenidir. Belki iki cihandan sebep ve gaye, ancak hazret-i insandır…
Bu şerefli vücudun yükselişinin başlangıcı madenler olmuştur. En önce kaygan çamurdur, sonra taş mertebelerine yükselmiştir, sonra kıymetli cevherler mertebesine vasıl olmuştur… o mertebeden de yükselerek tohumsuz biten bitkiler mertebesine varmıştır. Sonra tohum ile biten bitkiler mertebesine, oradan ağaç şeklini alıp hurma ağacına kadar varmıştır. Hurma mertebesinden hayvanların mertebelerine yükselip nice seneler o mertebede ömür sürmüştür. Oradan fiil ve şekil bakımından insana benzeyen yarı insan (nesnas) ve maymun mertebesini bulup daha da yükselerek insan şekline gelmiştir.” (Marifetname, Bedir Yayınevi, s.57-60)
Ve le kad halaknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn (mesnûnin). (15/Hicr:26)
Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) halkettik.
Elleziy ahsene külle şey’in halakahü ve bede’e halkal’ insâni min tıyn. (32/Secde:7)
O herşeyi güzellikle halkedendir ve insanı halketmeye balçıktan (tıyn’den) başlamıştır.
İz kale rabbüke lil melaiketi inni halikum beşeren min tiyn. Fe iza sevveytühu ve nefahtü fihi mir ruhiy fekau lehu sacidin. (38/Sad: 71-72)
Rabbin Melâikeye demişti ki: Ben balçıktan (tıyn’den) bir beşer halkedeceğim. Onu tesviye ettiğim (kıvama erdirip tamamladığımda) ve ona ruhumdan nefheylediğimde derhal ona secdeye kapanın.
Ve iz kale rabbüke lil melaiketi inni cailün fil erdi halifeh, kalu e tec’alü fiha mey yüfsidü fiha ve yesfiküd dima’… (Bakara: 30)
O vakit rabbin melâikeye “Ben Arzda muhakkak bir halife kılacağım” dediğinde, onlar “orada fesat edecek ve kanlar dökecek bir mahlûk mu var kılacaksın?”… dediler.
[Genellikle yaratma diye çevrilen halak kelimesi "form vermek" anlamındadır. Buradaki ceala, "kılmak" manasındadır.]
Mârifetnâme’ye ilaveten birçok diğer eserde de, cansızlardan gelişip bitkiye, bitki düzeyinden hayvan düzeyine ve oradan insana doğru işleyen sürece İslâm alimleri tarafından sürekli değinilmiştir.
“Holografik Bakış” isimli kitabımızda yer verdiğimiz üzere, Modern Bilime göre, evrendeki her şeyin ortaya çıkışı, atomaltı düzeydeki “olasılık dalgalarının” ancak gözlemci insan bilinci tarafından, belirli özellikler şeklinde kavranmasıyla gerçekleşmektedir. Dolayısıyla, içinde yaşadığımız bu âlem, atomaltından bakıldığında “olasılık dalgaları” diye gözlenen, henüz hiçbir şeyin sınırı ve şekli olmadığı o boyutun, tabiri caizse, “şuur dediğimiz kodla sistemleşmesi” ve “çeşitli suretlere bürünmesi” şeklinde oluşmaktadır. Tasavvuf terimleriyle ifade edersek; varlık, varoluşu itibariyle, tümüyle özündeki o “ilmi kodla” belirlenmiş ölçü ve düzene (tertip ve nizama) tabidir ki, âlemlerdeki her zerre, varoluşuyla onun hükmü altındadır! Yaşam, bu sistemin işleyişini oluşturan, “evrenin geni” diyebileceğimiz o şuursal kod –“levh-i mahfuz” tabiriyle işaret edilen yaşamın orijinal yapısı– ile sabittir . Bir başka ifadeyle, evrendeki her oluşum yaratılmadan evvel Allah ilmindeki “hüküm ve takdir” boyutunda yazılıdır.
Evrimi inkâr etmenin, “canlı yaşamında değişim sözkonusu değildir, herşey bir anda bu haliyle varolmuştur ve tüm canlılar milyonlarca yıldır yaratıldığı gibi durmaktadır” türünden bir kanaati savunmaktan öteye gidemeyeceği açıktır. Oysa, Tasavvuf ve Modern Bilim verileri ışığında değerlendirdiğimizde görürüz ki, bugün evrim sonucunda kazanılmış özellikler olarak gördüklerimiz, yukarıda değindiğimiz esas üzere, canlıların ezelinde (boyutsal derinliğinde) takdir edilmiş bir gayedir ve “evrim” denen değişim, birimlerin varoluş nedenini yani “kendilerini gerçekleştirmeleri” sürecidir. Zira canlıların her zerresinde, kendi varoluşlarını sağlayan yapısal ilim ve potansiyel kudret (bilinç ve enerji) mevcuttur ve evrim, orijinal tasarımın (çok uzun sürelerde) realizasyonu olarak anlaşılmalıdır. Bunun en açık örneklerinden birisi, uygun koşullar altında, değişim için gerekli potansiyeli zaten başlangıçtaki yapısında barındıran bir yumurtanın, sonuçta dünyaya gelecek olan yeni canlıyı oluşturmak üzere çeşitli aşamalar geçirerek kendini gerçekleştirmesidir.
Ancak “evrim”, Modern Bilim öncesinde ateistlerin dayandırdığı gibi tamamen “şansa bağlı olarak gelişen değişiklikler süreci” şeklinde olmayıp, atomaltı düzeyde tümü birbiriyle ilintili olan birimlerin, varoluş nedenleri istikametinde ortaya çıkışları esasına dayanmaktadır. Darwin’den önce, 1809′da yayınladığı Zoolojik Felsefe isimli kitabında Lamarck’ın öngörüleri de bu yöndedir. Zira Darwin, evrimin tamamen çevresel koşullardan kaynaklandığını ve doğal seleksiyonla oluştuğunu iddia ederken, Lamarck, değişimin, türlerin tabiatında var olan evrimleşme özelliğinden kaynaklandığını öne sürmüştür.
Eğer Tasavvuf öğretisinin günümüz kavramlarıyla dile gelişi olan Modern Bilimde vurgulanan “evrensel bütünlük” gerçeğinin idrakiyle değerlendirirsek, içsel ve dışsal faktörler ayrımının geçersizliğini ve değişimin, iç ve dış tanımlamaları ile bölünmeyen, evrensel tek bir güçten kaynaklandığını da görürüz. İsterseniz siz bu gerçeği “herşey Allah’ın kudretiyle olmaktadır” diye ifade edin, değişmez. Bu gücün kendinden ortaya konan (tecelli eden) özelliklerinin seyri (kavranması) ise, algılamanın kapasitesinden doğan değişik “zaman” varsayımları beraberinde söz konusu olur.
… kulle yevmin huve fi şe’n (55/Rahman: 29). O her an yeni bir oluştadır.
… yahlûku ma yeşa (42/Şura: 49). Dilediğini halkeder.
Aslında, karakterlerini genetik materyalin kodladığı canlıların dünyaya gelişlerine bakmak bile evrim olayının gerçekliği hakkında yeterli bir gözlemdir. Canlıların zamanla değişimini –ki bununla milyonlarca yılı kastediyoruz– kabul etmeyenler ile evrimi kabul edenler arasındaki fark, insanların yaşamlarına bebek olarak başladıklarına inanmakla, sperm ve yumurtanın birleşmesiyle oluşan tek hücre olarak başladıklarına inanmak arasındaki farka benzer. Modern bilimden önce, spermin içinde mikroskobik büyüklükte bir insancık olduğuna ve bu küçük insanın ana rahmine girdikten sonra beslenerek değişmeden sadece büyüdüğüne inanılıyordu. Ama bugün, ne spermle ne de yumurta hücresi ile taşınan böyle bir mikro canlının olmadığını biliyoruz. Dahası, eğer bir insanın, bir maymunun, bir farenin, bir tavşanın veya bir kuşun yaşamlarının başlangıcından itibaren gelişimlerine bakarsanız, ilk gelişim dönemlerinde bunları birbirlerinden ayırt etmenin imkânsız olduğunu görürsünüz.
Doğanın işleyişinde değişmeyen tek şey değişimin ta kendisidir. Yaşamda her oluşum belirli bir sürecin neticesidir. Sünnetullah diye bildirilmiş olan işleyiş disiplini bugün nasıl operasyonel ise her anda aynı şekilde işler. Değişim, Sünnetullaha rağmen değil, Sünnetullahın gereği olarak gerçekleşir.
Tasavvuf ehlinin basiretle farkettiği evrim, 19. yüzyıl biliminde bir teori olarak başlamış ve şimdiye dek elde edilen bilimsel veriler öngörülenleri doğrular nitelikte olmuştur. Gelişmelere bakıldığında zaman içerisinde onu inkâr etmenin gittikçe zorlaşacağı açıktır.
İslamiyet ve bilimin aynı şeyi söylemekte olduğu ve arada yalnız isim farkı olduğunu vurgulayan İbrahim Hakkı Hazretleri, aynı eserinde insanın oluşumunu açıkladığı bölümün sonunda, günümüzden iki asır önce, bilim adamlarının, bilimin ve deneylerin meydana çıkardığı gerçekler olan sözlerine itiraz edilmesinin doğru olmadığı uyarısını da şu sözlerle yapmıştır:
“Sözkonusu işleri çürütmek için tartışmayı dinin gereği zanneden kimse, dini zayıflatmış, değersizleştirmiş ve dine karşı cinayet işlemiş olur. Zira zikredilen olayların gerçekten olduğunu ölçüm ve hesap kanıtları gösterir. Buna muttali olup doğrulamasını yapabilen ve sebebini, zamanını, miktarını ve süresini bildiren kimseye, bunun dine aykırı olduğu söylenecek olursa, o kişi yakin üzere olduğu sonuçtan şüphe etmez, fakat belki dinden kuşkuya düşerek, “akla aykırı din nasıl olur?” diye sormağa başlar. Dine yolu yordamıyla eleştiri getirenlerin verdiği zarara göre, dine yanlış biçimde yardımcı olanların verdiği zarar daha çoktur.”
Sözümüze, varlık dairesi denen ıslah (evrim) sürecinin, marifet kemaline erip küllî akla kavuşarak tamamlandığına işaret eden Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin, insana kendi gerçeğini gösteren bir beyti ile son verelim:
“İki alem senin kabuğundur, sen ancak alemin özüsün,
Seninle hay’dır eşya; kendini bil, ruh-u azamsın.”

















ayşe
22 Nisan 2009 - 21:25
Peygamber efendimizin buyurduğu gibi”ZERRE KÜLLÜN AYNISIDR” Alemde ne var sende var, diye düşünebilirmiyiz. RABBİM hatalarımızı bağışlasın. Anlayışımızı ve basiret gözümüzü açsın.
Eser
24 Nisan 2009 - 00:42
Ahmed Baki beyin şahsi sitesi http://www.ahmedbaki.com adresinde ”ZERRE KÜLLÜN AYNISIDIR” hadisi hakkında yazılmış açıklamaları okuyabilirsiniz. Holografik Bakış kitabı.
Mehdi
06 Haziran 2009 - 11:23
Peki Hz.Adem neydi?
FURKAN
11 Haziran 2009 - 17:34
senin dinin sana benim dinim bana ; dinde zorlama yoktur ;
FURKAN
11 Haziran 2009 - 17:45
İNSAN – BEŞER – ÂDEM
İNSAN : Bu kelime ALLAH dilinde; cisim ve şekil itibarı ile aynı dişi ve erkek cinsleri olan canlı, düşünen “Natık”…
BEŞER : İnsan seklindeki canlı. Âdemden türeyen insan şeklindeki canlı.
ÂDEM : İlâhî bir hamuleyi taşıyan insanın görünmeyen ruh hamulesinin ismi…
ÂDEM : Ebu’l-beşerdir.
Bir şahsın ismidir.
İnsan şeklindeki nesnede âdemiyeti ortaya çıkması için vesile olan ALLAH’ın ilk yarattığıdır.
Bu hamuleye yani âdemiyet hamulesine melekler secde etmiştir. Maddeye, cesede değil…
İnsanlar da kendilerinde bulunan bu hamuleye secde ederler. Yani aslına.
Azîz Mahmud Hüdayi saraya davet edilmiş, iftardan sonra padişah, erkân-ı vüzera, şeyhül İslâm salona teşrif etmişler.
Salonda da fakirlere yemek yedirilmiş.
Herkes Hüdai hazretlerinin ve padişahın içeri girdiğini görünce kıyam etmişler…
Fakir ve zayıf bir adam da elindeki yemekle bir köşede yiyiyormuş.. Yerinden kıpırdamamış. Padişahın dikkatini çekmiş. Padişah hiddetlenmiş ama, Hüdai hazretlerinin yanında belli etmemiş, oturmuşlar…
Bir müddet sonra o fakir yemeğini bitirmiş, yerinden kalkmış, Hüdai hazretlerinin önüne giderek bir secde yapmış ve geri çekilerek gitmiş kapının yanında oturmuş.
Bir müddet sonra Hüdai hazretleri yerinden kalkmış o adamın yanına gelmiş, önünde secde yapmış…
Adam ağlayarak kapıdan çıkmış gitmiş. Bunun sırrını kimse çözememiş.
Padişah : “Şeyh efendi hazretleri o zât siz içeri girdiğiniz zaman vezirler ve bütün millet ayağa kalktığı hâlde o kalkmadı. Ben buna üzüldüm ve hatta hiddetlendim. Huzurunuzda bunu belli etmedim. Bunun hikmetini lütuf buyururlar mı?” demiş.
Azîz Mahmud efendi hazretleri : “Şevketlüm siz benim cesedime kıyam ettiniz. O fakir zât benim aslıma secde etti. Ben de onun aslına gittim secde ettim” buyurmuşlardır.
(Bu hadiseyi merak eden Topkapı Sarayında Arşv-i Osmani’de 87.nci cildinde bulunabilir.)
Kâbe dört köşedir.
Dört tarafından da Kâbeye doğru secde ederler.
Kâbenin içinde bulunan bir zât da istediği tarafa secde eder.
İçindeki bir zât ile dışındaki bir zâtın aynı tarafta olduğunu farz ederseniz Kâbe duvarını bir an için ortadan kaldırın şahıslar birbirlerine secde etmiş olurlar.
Düşünmek gerekir…
Havva: Âdem değildir.
Ondaki cevher muayyen şekildeki canlılık ki buna şekli itibarı ile insan diyoruz ki o da beşerdir.
Onu Hakk’ın kudreti ile ortaya çıkaran kadın…
Çiftleşmekten husule gelen nesne insan beşerdir.
Âdemiyyet başkadır.
Resûlü Ekrem’in aldığı bütün kadınlardan çocuğu yoktur kalan…
Dul aldıklarından da evvelce dünyada kalmış çocukları yoktur.
Yani üvey evlâtları yoktur.
Düşünmek gerek…
Bu işler herkesin kârı ve üzerinde söz ve mütalâa yürüteceği meseleler değildir.
Görünmede hüner yoktur.
Görünmeyeni görmede hüner vardır.
İnsan-ı kâmil velî demek, bu dünyada iken “Âdemiyet” hamulesiyle görünmek hünerine mazhar olandır.
devamı gelecekkkkkkkkkkkkkkk
selcuk
15 Haziran 2009 - 16:57
peki ewrim devam ediyormu devam ediyorsa neden maymunlarda evrim durdu
eyup
15 Temmuz 2009 - 15:41
Dünyada o kadar din varki insanoğlu hangi dinden olacağını şaşırır.Kontrolünü kaybederse bir cümleyle dinini değiştirir nefsine kapılır.Dünyada gerçekler kenara atılır ve hiç istediğini bulamaz bundan dolayı dünyada hiç bir zaman kabiller durmayacak herkes birbirine hep taş
atıcak.ALLAH bize o kadar yol gösteriyor ki biz hiç yapamıyoruz akıl nimeti vermiş hiç kullanamıyoruz ve dünya hep savaşla kavgayla cinayetlerle işini çözücek.ALLAH bizden bunları ortadan kaldırmamızı istiyor.Tren nerden geçiyorsa biz oraya doğru bakıyoruz
Abdullah
16 Haziran 2010 - 14:23
“Örneğin Darwin hiçbir zaman “insan maymundan gelmiştir” dememiştir. İnsan ve maymunun tarih sürecindeki gelişimlerine bakılınca, milyonlarca yıl öncesinde yaşamış olan ortak bir atadan geldikleri teorisini ileri sürmüştür.” deniliyor..
Evrim ba$ka bi$ey burada kastediLen bambaşka bişey. evrim yenilenme mutasyon vs.. elbette olacaktır fakat insan ve maymunun bilmem kaç milyon yıl önce ortak bir atadan geldiklerini iddia etmek düpedüz sapkınlıktır. Ayetleri inkar etmektir. İlk insanın Hz. Adem olduğu Kur’an-ı Kerim de bildirilmiştir. Bu teoriye göre o halde maymunların atası da Hz. Adem! saçmalamayın Allah aşkına.. gözünü açın ve uyanın.. Allah cümlemizi hidayete erdirsin.. Amin.
onur
03 Ekim 2011 - 23:42
Abdullah bey; “Hz. Adem maymunların atası” demişsiniz. ama metni doğru anlamış olsaydınız, aslında durumun, bahsettiğinizin tam tersi olduğuu görürsünüz. yani Hz Adem (a.s) maymunların atası değil; maymunlar Hz. Adem’in atası oluyor. Evet ilk başta kabullenmesi çok zor gelebilir ama çevresel etkilerle ve şartlanmalarla edindiğimiz bilgiler mutlak doğruyu temsil eder diye bir şey yok. ortada, doğruluğundan pek çoğumuzun şüphe edemeyeceği bir evliyaullah var, İbrahim Hakkı Hz. .. ama eğer düşünürseniz, milyarlarca yıldır varolan dünyada insanın son 8-9 bin yıllık dilime sığdırılması sizce de tuhaf değil mi? yani madem ilk insan bundan 8-9 bin sene önce yaratılacaktı, dünyaneden milyarlarca yıldır var? yüz milyonlarca yıl önce yaşayan hayvanları, milyonlarca yıl önce taştan çekiç ve balta türü aletler yapan canlıları, mağara duvarlarındaki resimleri nasıl inkar edebiliriz? ben de 25 yaşındayım ve bazı gerçeklere adapte olmam gerektiğine inandım, zorlandım ama bir yandan da cesaret kazandım. sorgulamaktan korkmayın, okullarda ezberci eğitimle düşüncenin önü kesilmiş, ortaçağ avrupa’sında kilise’nin avrupalı insanlara uyguladığı zorbalığı bugün bizler yaşıyoruz. düşünmemizi istemiyorlar ve bizden önce yalan yanlış düşünmüş olanların düşüncelerini olduğu gibi kabullenmeye zorlanıyoruz. evrimin gerçekliğine sevinmeniz lazım diye düşünüyorum; Allah’ın varlığı önündeki tek düşünsel engel buydu, bu da kalktı ortadan. şimdi evrimi islam’a aykırı görüp de kendimizi strese sokmayacağız.
Duanıza ben de amin diyorum, Allah hepimizi hidayete erdirsin inşallah…
erdem
09 Temmuz 2010 - 16:39
@selcuk
Evrimin durması diye bir şey söz konusu değildir. Evrim tüm hızı ile devam etmektedir, ancak evrimin zaman sıkalası insan hayatı ile kıyaslandığınında oldukça uzundur.
Örneğin yeni yapılan bir çalışmada Tibet’te yaşıyanların yaklaşık 3000 yılda dağlarda düşük oranlı oksijenli ortamda yaşamaya adapte olduğu anlaşılmıştır. Tibetliler yaklaşık olarak 7000 yıl önce çinden ayrılıp oraya yerleşen bir ırk iken zamanala evrimin sonucu oraya uyum sağlamış ve genomu değişmiştir. Bunları nasıl bilebiliyoruz, çünkü bir insanın 3 milyar nükleotitten oluşan tüm genomu artık okumak mümkün. Dolayısı ile elinizde iki metin (genom) olunca birebir karşılaştırma yaparak aradaki farkları tespit edebiliyorsunuz.
Konunun haberi için http://www.nytimes.com/2010/07/02/science/02tibet.html
Bunun dışında insanların her bir jenerasyonda yaklaşık 50 tane mutasyon gerçekleşir. Bunun aile bazında yapılan gen analizi çalışmalarından öğrebiliyoruz.
erdem
09 Temmuz 2010 - 16:54
@Abdullah,
“Bu teoriye göre o halde maymunların atası da Hz. Adem! saçmalamayın Allah aşkına.. gözünü açın ve uyanın”
Sen beni güldürdün, Allah’ta seni güldürsün.
erdem
bozkurt
22 Ekim 2010 - 21:35
q Erdem,
Allah ‘ın kutsal kitaplarda anlattıklarını inkar eden yorumlamaların var.Hidayet bulasın.Bir evrim varsa 3000 tür maymun çeşidinin olması hepsınin ayrı özelliklerde özel olarak yaratıldığının delilidir. ’2 metrelik orangutanlar olduğu gibi sadece 12 cm lik cadımaki maymunları da vardır…. Evrim scalası uzunmuş sen kimi kandırıyorsun binlerce yıl başında durup gözlem mi yaptın…İnsan maymun arası ara formlar nerede? Diğer hayvanların ara formları neden asla olmamıştır.Peygamberimiz çok daha önemsiz bütün detayları anlattığı halde hayatın oluşumu gibi en önemli olaydan evrimden neden bahsetmemiştir?
onur
03 Ekim 2011 - 23:56
Bozkurt;
harun yahya’dan alıntılar yaparak kendinizi nereye götürebilirsiniz? bugün hala göktanrısına Allah adını vermiş “din kültürü ve ahlak bilgisi” dersi öğretmenlerinden; başını örtmeyen kadına “kafir” deyip camilerde çığırtkanlık yapan hocalardan; bir oturuşta 2 kilo eti mideye indiren 150 kiloluk insan azmanı müftülerden (annemin amcasından bahsediyorum, uydurma bir misal değildir) ; mahalledeki kadınların dedikodusu yapmaktan başka bir şey bilmeyen, gazete bile okumaktan aciz annelerimizden; haftaiçi siyaset, haftasonu da futboldan başka bir şey konuşmayan babalarımızdan; Allah Peygamber diye diye insanların varını yoğunu cebe indirip sonra ecnebi memleketlerde çatır çatır yiyen şeyhlerden vs vs… öğrendiğiniz kadarıyla mı savunuyorsunuz bu dini; yoksa, yaradılış ile ilgili kendisinden bir ayet okuması istendiinde tek laf edemeyen harun yahya’lardan öğrendiğiniz kadrıyl mı svunuyosunuz? yoksa adından şüphe edilemeyecek evliyaullah’ı mı inkar ediyorsunuz? oysa tek yapmanız gereken şey “düşünmek”, onu da çok görüyorsunuz kendinize…
ayhan
25 Mart 2012 - 19:18
Aklını kullan kullanabildiğin yere kadar, kaldığın yerde imanını kullan onun bittiği yerde tekrar aklını kullan…