Sosyal Medyada Tasavvuf

FacebookTwitterRSSYoutube

İslâm dini neden bir devlet yönetimi önermez?

DİN hükümlerini yerine getirmeyi, devlet otoritesine itaat düzeyinde algılama yanılgısı çok büyük bir kayıptır! Bu tür bir temayülün uzantısı olarak, DİN’i “devletleştirerek” ondan medet umma çabası da, DİN’in orijinal değerleriyle anlaşılmasına ve yaşanmasına büyük engeldir!

DİN’i, devlet düzeyine getirmeye çalışmak onu yüceltmez; tam aksine, ALLAH sistem ve düzeni olan DİN’in, evrensel ve manevi değerleriyle anlaşılmasını örter!

Kur’an-ı Kerim’de açıklanan ALLAH sistem ve düzeni, kâinata hakim, her zerrede her an kesintisiz aksamadan yaşanıyor; bunu algılayamıyorsanız ve bu size “insanlığınızın” gereğini yaşatamıyorsa, ne servetler, ne devletler sizin eksiğinizi telâfi edemez!

Yok eğer, Allah ismiyle işaret edilenin ne olduğunu öğrenebilmişseniz ve bu bilgi ışığında imanlı bakışla insanlığınızın gereğini yaşayabilenlerdenseniz, o zaman da sizin bu dünyadan hiçbir şeye “ihtiyacınız” olmaz!

Bu konuda öncelikle şunu bilmemiz gerekir: “İslâm devleti” tabiri, Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği “DİN” tanımlamasında asla yeri olmayan, gerçek dışı bir tanımlamadır! “ALLAH indindeki DİN” olarak tanımlanan İSLÂM’ı anlamış olmanın değil, bunu anlamayıp, dünya yüzündeki inanış biçimlerine kıyasla doğmuş bir tepkinin ürünüdür bu! “İslâm devleti” tanımlaması, geçmiş yüzyılda sözkonusu edilmeye başlanmış tepkisel bir dünyevi sınıflandırma savıdır; ne maneviyatta, ne ahırette, ne Kur’an’da, ne de hadiste yeri ve geçerliliği olmayan!

Dindar Müslümanların devleti yönetmesinden bahsedilebilir. Müslümanların yönetimi denebilir. Ama devletin dini olmaz. Devlet ve DİN kavramları aynı terazi kefesine konamaz! Birinci konu bu. Din, kurumlara hitap etmez! İnsana hitap eder, imanlı kişinin, Allah’a inanan kişinin olaylara ve varlığa bakış açısını verir ki, bu da esasta kişinin kendi geleceğinin imarı içindir; başkasına dayatmaya veya başkasının hayatını düzenlemeye yönelik değildir!

İkinci önemli nokta… Devlet, bir yönetim sistemidir, dolayısıyla ortaya koyduğu benimsediği, gerekli organlarınca kabul ettiği yasalara vatandaşlarının uyum mecburiyeti sözkonusudur, o yönetim biçiminin yürüyebilmesi için. Devlet vatandaşını koyduğu yasa ve kurallara uymaya mecbur tutar! Eğer bu mecburiyet sözkonusu olmazsa devletin yönetimi de sözkonusu olmaz! Getirmek istediği düzen işlemez, kolektif yaşamın gerekleri ortaya konamaz!..

Peki DİN için böyle bir mecbur tutma veya zorlama sözkonusu mudur?.. Değildir! Çünkü, DİN’i bize açıklayan Kur’an’ın hükmü ne diyor: “Lâ: Yoktur”; “ikrahe: Zorlama”; “fiyddin: DİN’de”. DİN’de zorlama yoktur!

Şimdi, “neden dinde zorlama yoktur” konusunu, sonucu itibariyle değerlendirelim bir, bu hükmün kaynağı itibariyle değerlendirelim iki.

Sonucu itibariyle değerlendirirsek… DİN’de, baskı altında tutarak mecbur kılma ve zorla yaptırma sözkonusu olamaz, çünkü DİN’in gerektirdiği şey ihlâstır, samimiyettir, içten kabuldür; yani kişi kalben inandığını ve gereğini yaptığı şeyin neticesini yaşayacaktır. Kişiye, içinden gelmeden, inancının gereği olmadan, zorlamayla, baskıyla, mecbur bırakılarak yaptırılan şeyden kazanç elde etmesi sözkonusu değildir! Yani DİN’de zorlama, karşıdaki zorlanan kişinin içinde olmayan davranışı ortaya koymasına sebebiyet vereceğinden İslam’ın önerdiği ihlâsa, içtenliğe ve samimiyete değil, tam aksine, DİN’de uzak durulması tavsiye edilen münafıklığa, riyaya, ikiyüzlülüğe iter kişiyi. Bu bakımdan dinde zorlama yersizdir, bu bir.

İkincisi, kaynağı itibariyle neden DİN’de zorlama olmadığına bakarsak… “Din” deyince ne anlıyoruz? Allah’ın bu evrende yürürlükte olan sistem ve düzeni, “sünnetullah”!

İnsanlar, isteyerek ya da istemeyerek sünnetullaha tâbidirler. Bunun anlaşılabilmesi için çok basit bir örnek verecek olursak… Biz istesek de istemesek de, bilsek de bilmesek de, hep yerçekimine tâbiyiz. Doğanın düzeninde işleyen bir hüküm bu; yerçekimi! İnsanoğlu, yaşadığımızı günün birkaç yüzyıl öncesinde böyle bir çekimi tanımlayabilse de, ondan önce de tüm insanlar bilerek veya bilmeyerek, yaşantıları itibariyle hep bu hükme tâbi yaşadılar…

Bunun gibi, insanın isteyip istememesine bağlı olmadan, sistemin işleyişinde yazılı olan hükümlerdir, Allah sistem ve düzeni, sünnetullah tabiriyle kastedilen… Dolayısıyla, insanlar veya başka mahlûkat, istese de istemese de, Allah sistem ve düzenine tâbidirler!.. Bu mânâda, iki sonuç çıkaracağız bundan.

Birincisi, dinde zorlama olmaması ne demektir; İkincisi de “İslam” isminin mânâsı itibariyle bunun ne anlama geldiği…

Dinde zorlama olmaması gerçeğini, “DİN” kelimesini “Allah sistem ve düzeni” olarak değerlendirdiğimizde şunu görürüz:

Allah sistem ve düzeninde her bir birim fıtratı itibariyle neyi yerine getirmek gayesiyle var ise, onu yerine getirecektir, o gayenin, varoluş gayesinin, fıtratının dışına çıkması sözkonusu olmadan!

Bunun sonucu şudur: Allah sisteminde zorlayarak hiçbir şeyi değiştirmek sözkonusu değildir! “Zorlama”, insanın kendi bakış açısından, değer yargısından doğan bir arzudur! Egodan, şartlanma ve duygulardan doğan bir hükümdür! Hükmetme arzusudur zorlama! İnsanın zihnindeki bir duygudur! Doğada ise duyguların yeri, geçerliliği yoktur!

Siz istediğiniz kadar, istediğiniz kimseyi, istediğiniz yöne zorlayınız, onu fıtratının dışına asla itemez çıkaramazsınız! Çünkü kim ne gaye için varolmuşsa, abd (kul) olarak o gayenin gereğini yerine getirir ve sonsuza kadar da onu yerine getirecektir…

Hazreti Rasûl aleyhisselâm demiyor mu, “nebi anne karnında nebidir; veli, anne karnında velidir,” diye? Ne demektir bu?.. Kişi daha sonradan dünya yüzünde yaptığı çalışmalarla bir yere varıyor değil! Varoluş gayesinde o mevcut olduğu için, onun gereğini yerine getirmektedir dünyada. Yani, veli, veli olabilmek için o çalışmaları yapmıyor; bilakis, veli oluşunun gereğinden dolayı, onun sonucu olarak o çalışmaları yapmaktadır… Veli, anne karnında veli; nebi anne karnında nebi, peki mümin nerede ve ne zaman mümin? O da anne karnında!.. Ne diyor Rasûlullah aleyhisselâm: “(Cenin anne karnında 120. günde iken) ALLAH bir melek gönderir… Ve tekâmül eden mudgeye dört kelime emrolunur ki; “onun işini, rızkını, ecelini, said (imanlı) kişi veya şaki (imansız) kişi olduğunu yaz!” denilir…” Yani kişinin iman sahibi olup olmayacağı dünyaya gelmeden önce ana rahminde genetik yapısında yazılı, kayıtlı! (120. gün olayının bilimsel kanıtlarını 1 Mayıs tarihli Blogdan okuyabilirsiniz.)

O halde mümin, inanan kişi, anne karnında iken belli ise, velayet sahibi kişi anne karnında iken belli ise, geriye kalanların da ne olacağı anne karnında belli olmanın sonucu değil midir? O halde, zorlama ile neyi değiştirebilirsiniz?

DİN’de ALLAH sistem ve düzeninde, zorlama ile herhangi birşeyin yerinin değişmesi sözkonusu olabilir mi? Asla olamaz!

Geldik bir diğer noktaya: İşte, varlıkta mevcut olan her bir birimin, varoluşu itibariyle, varedicisi, Fâtırı, fıtratının oluşturucusu, Allah ismiyle işaret edilen, sınırsızlık vasfının yegâne sahibine teslim olmuş olmasından dolayı bu DİN, İslâm kelimesiyle tanımlanmıştır. İslâm’ın mânâsı zaten zorlamayı, mecburiyeti ortadan kaldırmaktadır; çünkü varoluşu itibariyle zaten her bir birim Allah’a teslimdir.

“Allah’ın emirlerini yerine getirmek” tabiri, bir tanrının komutlarına itaat değildir; bu bir gerçeğe işaret eden benzetme yollu, beşerin anlayışına uyarlanmış mecazî bir tanımlamadır. Her varlık, zaten varedicisi olan Allah’ın dileğini yerine getirmektedir; ancak, Allah’ın dileğini yerine getirdiğinin bilincinde olabilmesi için, bu bilince erebilmesi için ona, uyulması gereken “düşünce ve değerlendirme sistemi” teklif edilir! Zorlama sözkonusu değildir! Din, insanlara neler yapmaları gerektiğini, neler yaparlarsa karşılığında neler elde edeceklerini bildirir! İnsanlara kendi geleceklerini mamur edebilmeleri için, mutluluk, huzur ortamına dönüştürebilmeleri için neleri yapmalarının faydalı olacağını tavsiye eder. Kişilerin yapıp yapmaması DİN’in konusu değildir. Din yaptırımlar sunmaz! Çünkü Din’de, Allah sisteminde zaten kişinin hesabı anında görülür. Şimdi burada bir başka noktaya daha geldik…

Devlet kurallar, kanunlar koyar; kişiyi yargılar, koyduğu kuralları yerine getirmeyeni de cezaya çarptırır!

Allah’ın insanları cezalandırması, diye geçmişte mecazî ifadeyle tanımlanmış olan sistemde yürürlükte olan adeti, aslında Allah’ın “Hasiyb” isminin sonucudur, gereğinin yaşanmasıdır. Allah, seri-ül hasiyb’dir, yani hesabı seri, anında görendir. Dolayısıyla, Allah sisteminde hesaptan kaçış sözkonusu değildir! Her yapan her yaptığının neticesini anında alır! Yanlışta ısrar ettiği sürece doğrudan mahrum kalması, yanlışının cezasıdır! Nankörlük ettiğinde, şükürden mahrum kalması, nankörlüğün cezasıdır!.. Bunun gibi her halinin, “cezası” olan “neticesini” anında alır, fakat onun sonuçlarını yaşaması bütün hayatını kapsar! Ondan sonra oradaki doğrudan mahrumiyetinin sonuçlarını ebediyen yaşar! Yani, bir yerde yaptığının kaydolup sonradan cezalandırılması değil, yaptığının sonucunu o andan itibaren sürekli yaşamasıdır cezası. Sistemde geriye dönüş, tekrar ve telâfi yoktur, geçen, geçip gitmiştir ve gelecek her an da bir önceki yaşananların üzerine bina olur!.. Bu düşünce çok daha muazzam ufuklara kapı açar, açılımlara vesile olur, ancak buradaki yazımızın konusu bu değildir.

Şimdi gelelim, akıllara gelebilecek şu soruya: Peki, biz bunu bilip başkalarını zorlamazken, başkaları neden zorlamaya, zulme devam ediyor?..

Bu bilgi, sadece bir bildirimdir, “sünnetullah gerçekleri” böyledir! Sünnetullah’ta varlıkların birbirini zorlaması sözkonusu değildir, bu zorlama bir sonuç vermez, değiştirmez! Siz bu bilgiyi kaâle alabilirsiniz veya almayabilirsiniz, sünnetullah gerçeklerini hesaba katabilirsiniz veya katmayabilirsiniz, sünnetullah gerçeklerini bize bildiren Rasûl’e inanabilirsiz veya inanmayabilirsiniz. Herkesin kendi bileceği bir iş ve neticesini de herkesin kendi yaşayacağı bir gerçek…

Dünya yüzünde insanlar birbirlerini neden zorluyorlar, birbirlerine neden eziyet ediyorlar diyorsanız, o da, bu bilginin cahili olmalarından dolayı! Onların hali, yaşam sistem ve düzenini farkedememek; yaşamları da bu bilgisizliğin ve cehaletin doğurduğu yaşam! Onlar onu yaşamak için varedilmişler, yaptıklarının neticesini de kendileri yaşayacaklar… Siz, elinizden geliyorsa inananlardan, korunanlardan olun ve imanlı bakışın gereğini yaşayın; ayrıca bildiklerinizi çevrenizle paylaşarak da yaşanmasına vesile olun! Kur’an Fatiha’dan sonra daha ilk ayetinde demiyor mu, bu bilgi “korunmak isteyenleri” gerçeğe erdiricidir, diye!..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>