Adam gibi tanrı(!)
Gözden kaçan önemli bir incelik şu:
Adları ve ünvanları veya insanların gözlerindeki mertebeleri ne olursa olsun, “yukarıdaki tanrı” hayaliyle yaşayan kişiler, olayları hep o tanrının herkese eşit davranması gerektiği beklentisi ile ele alırlar. Sonra, sorular sorarak kendilerince gerçeği sorguladıklarını sanırlar:
“Tanrı neden farklı dinler göndermiş?” “Neden kutsal kitaplar birbirinin aynı değil?” “Birindeki yasak diğerinde niye yok?” vs…
Bu türden soruların altında, yaşamı, yaşandığı şeklinden yola çıkarak şartlanmasız bir gözle anlamak yerine, tanrıdan tanrılık beklentisinin yattığı çoğu zaman gözden kaçar! Oysa, bir “tanrı varsayımı” ve ondan “tanrılık” beklentisidir aslında sorgulamaya iten çoğu zaman…
Tanrı gibi tanrı, hatta adam gibi tanrı olsun isterler! Tanrının, doğru dürüst bir tanrı olmasını bekler, fakat yaşananlara bakıp, tanrının, bekledikleri tanrı gibi davranmadığını görünce de, bu kez üstü örtülü olarak o tanrının tanrılığını sorgulamaya başlarlar!..
Tanrının tanrılığını sorgularlar; tanrının peygamberlerini sorgularlar; tanrının gönderdiği dinleri sorgularlar… Kendi bakış açılarını sorgulamak gelmez akıllarına!.. Anlamadıklarını anlayamadıklarını göremezler! Bunu kabul etmek de istemezler! Ne var ki bir “tanrıyı” ve ondan “eşitlikler” beklentilerini hesaba katmadan yaşamı kavrayamadıkları da apaçık ortadadır.
Oysa bilseler, tanrı, peygamberlerine birşey bildirmemiştir… Bilseler, tanrı, dinler de göndermemiştir… Bilseler, tanrı, tanrının elçileri, tanrının gönderdiği dinler, hep karşılığı sadece ve sadece kafalarında olan hayallerdir… Ve dahi bilseler, ötede bir tanrı olmadığını; sadece bir SİSTEM’in var olduğunu ve ona göre yaşanmakta olduğunu herşeyin…
Bütün Nebi ve Rasûller aynı tek sistemi farketmiş, ancak, içinde bulundukları şartlarda, kendilerine takdir edildiği kadarıyla yaşamış ve dillendirmişlerdir onu.
Hazreti Muhammed aleyhisselâm, varlığın özündeki “levhi mahfuz” tâbir edilen yaradılış kanunlarının kodunu OKU’muş, yaşadığı günün koşullarında, insanların ihtiyacına binaen OKU’duğunu dillendirmiştir, tam kemaliyle. Hiçbir hüküm havadan inmemiştir. Kitabın inzal olması ifadesiyle anlatılmak istenen, gökten birşeyin inmesi değil, Rasûlullah’ın bilincinde bu bilginin açığa çıkmasıdır.
İnsanlık tarihinin en büyük reformlarını yaşatan tüm bu bilgi, yirmiüç yılı alan bir süreç şeklinde ortaya çıkmıştır, karşılaşılan çeşitli oluşların beraberinde…
Hazreti İsa aleyhisselâmın tebliği ise yaklaşık üç yıllık bir süreçtir.
Bütün nebilerin ortaya koydukları, kendi hakikatlerinden gelip bilinçlerinde açığa çıkan bilgidir, takdirlerindeki kadarıyla.
Yaşamda süregiden oluşlarda eşitlik diye bir olgu asla sözkonusu değildir! Çünkü her an, her şey yeni bir oluşa tâbidir ve aynı an ve aynı şartlar ikinci bir kez asla oluşmaz! ALLAH SİSTEMİ bu! Olup bitenden dolayı sorgulanabilecek bir tanrı da yoktur!
Düşünmek için iyi bir fırsat! Ancak, önce gerçekçi olmak ve yaşamın kendisini esas almak şart!
Tanrı varsa neden herkese eşit davranmıyor?
Tanrı yoksa, Nebiliğin ve Rasûllüğün işlevleri neler?
Nebi ve Rasûllüğün “ALLAH” ismiyle işaret edilenle bağlantısı ne?
Okunan “SİSTEM” tek ise, farklı kitapların varlığının anlamı ne?
Okunan “KİTAP” ile bizlerin kitap kavramından anladığı arasındaki fark ne?
“DİN”in tekliği neyin tekliği anlamına geliyor?
Okunan kitabı Nebi ve Rasûllerin “dillendirmesi” ne anlama gelir?..
Bunlar asıl düşünülmesi gereken konular…
Bir tanrı varsayımını kafasından atıp, tanrı merkezli düşüncelere dayandırmaya çalışmadan, yaşamın işleyişini esas alarak düşünebilenler için sayısız yeni ufukların açılımı sözkonusu elbette!..
Son Yorumlar